16 Şubat 2013 Cumartesi

Kaybolmayı buldum


Yine bir gün daha, çalar saatimin o muazzam sesiyle başladı. Kaç senedir bu sesle uyanıyordum acaba? Off sarhoş gibiyim, sırf bu yüzden işi eve getirmekten nefret ediyorum. Gece 03:00'te yatarsam böyle olur. Bir dakika evet çantam, dosyalar, hımm bir şey daha alacaktım, ha lap topum. Şimdi tam bir "işe giden kadın" modeli oldum. Bildiğin bas bas bağırıyorum: İşeee gidiyoooruuum. Güzel tarafı da var tabi. Bakkaldan gazete almaya gittiğimde sevgili Ahmet ağabey, "hayırdır Ayşe hanım nereye böyle?" demiyor. 

Meraklı mahalle sakinlerimiz bazen canımı sıksa da yaşadığım muhiti seviyorum. En azından samimiler. Hoş bu samimiyet arada patavatsızlığı da beraberinde getirmiyor değil. Geçen hafta iş arkadaşlarımla yemeğe gittiğimde örneğin. Giydiğim siyah saten elbisemle kendimi güzel ve şık bulmam, evden çıkıp bir iki basamak ilerlemenin ardından son buldu. Fatma teyzenin, -nedense ne zaman o kapının önünden geçsem muhakkak bir çöpü vardır atmalık- "Ayşe hanım bu ne güzellik, nereye böyleeee?" lafı ve beni süzüşü, gerçekten sinir bozucuydu. Hoş bir elbise, akşamın 20:00'de evden çıkmam hem de tek başıma ayrıca kocam da yanımda değil. Büyük ayıp!

Hava yine buz gibi. Artık bahar gelsin, yazların o bıktırıcı sıcaklarını da sevmem ama bahar başkadır. Sabahları ve akşamları birdir. Hafif serin olur ama o ilk baharın gelişini müjdeleyen kuş, böcek sesleri ve çiçek kokuları yok mu, insanın resmen psikolojisini düzeltiyor. Hele de benim gibi bir iş kolik için terapi cinsinden. Bugün zor bir gün olacak aslında. Yoğunluk filan değil ama mesleğimin zor yanlarından en ucunu yaşayacağım bugün. 

Hayatım boyunca ailemi dinledim. Onlara bağlılığımdan mı yoksa kendime olan güvensizliğim mi bilmiyorum ama mesleğimi bile onlar seçti. Aslında ailemden kastım sadece annem. Babam, annem beni doğurduğu gün hayatını kaybetmiş. Anneme bir buket çiçek yaptırmaya giderken trafik kazasında ölmüş. Sanırım bu yüzden hayatta anneme sormadan hiçbir şey yapamadım. Bir yanıyla güzel de aslında. Bencil olmadım hiç. Çünkü hayatımda hep annemi kendimden çok düşünmem, bir süre sonra karakterime oturdu. Başkalarına karşı da böyle davranmaya başladım.

Anneme göre, ya öğretmen olmalıydım ya da insan kaynakları uzmanı. Evet bu mesleği pek ebeveynlerden duyamazsınız. Annem üniversiteye hazırlandığım dönemde benden çok araştırma yapmış, tüm meslek dalları arasından kadına en uygun mesleği çıkarmıştı. Yetim bir çocuk olarak öğretmen olmak hiç istemedim. Zaten içten içe zor bir çocukluk dönemi geçirmiştim, bir de başka çocukların derdi beni bunalıma sokardı. Ben de insan kaynakları uzmanı oldum. Ama bu mesleğin de bana uygun olmadığını öğrenmem hayli geç oldu. İnsanlarla ilgilenmek zaten başlı başına zor bir iş. Elimden gelse sadece bilgisayar ortamında yapabileceğim bir meslek edinirdim. 

Evden iş yapan bir sürü insan var. Ama yine anneme göre, o tarz işlerin geleceği yokmuş, hem sigortası varmıymış? En çok zorlandığım yanı da çalışanları işten çıkarma kısmı. Gerçi işe alımlar da kolay sayılmaz. En azından birini "işe almak" demek, başkasını "seçmemek" demek. İnsanların sizin karşınızda kendisini ispatlama kıvranışları ya da tam tersi her şeyi bildiğini iddia etmeleri, sonra senden bir umut haber beklemeleri... Ama işten çıkarma başlı başına ayrı bir meslek gibi. Ertesi gün her şeyi o sınava bağlı öğrenci psikolojisi yaşıyordum resmen. Stresli, gergin. Belki de annem hayatta olmasa kesin bu mesleği bırakırdım. Paraya çok değer veren bir insan değilim. Ne iş olsa elimden gelen ne varsa utanmadan yapardım. Ama şimdi madem bu mesleği yapıyorum, katlanmak zorundaydım. 

Bugün de işten yine birini çıkaracaktım. Fakat bu sefer farklı. Seçim yapmam gereken bir durum var. Eleman fazlalığı varmış, maaşlardan kısmak gerekiyormuş. Sanki bir kişiyi işten çıkarınca şirket kâra geçecek. Bazen patronun sırf zevkine insanları işten çıkardığını düşünüyordum. Bana verilen iki isim ise, biri ustabaşı çünkü işçilerden en fazla maaşı alan o. Diğeri de muhasebe müdürü ve benim en yakın arkadaşım. Nasıl bir iş hayatı ki, beni bu böyle bir hayat sınavıyla sınıyordu. 

Dün geceden beri düşünmekten çıldıracak düzeye geldim. Fatih'e de sordum, böyle zamanlarda insanın hayat arkadaşı en iyi yol gösterici oluyordu. Aklımın yetmediği yerde her zaman kocama danışırdım. Bana göre daha mantıklıydı. Erkeklerin yapısı itibarıyla biraz da biz kadınlar, doğuştan duygusal yaratıklardık zaten. Evet aklın yolu birdi. Ne kadar en yakın arkadaşım da olsa zaten kocası çalışıyordu ve güzel bir maaşı vardı. Onu işten çıkarmam belki belli bir dönem onları zorlayabilirdi. Evine yeni mobilya takımı aldıklarını ve daha bitmeyen arabalarının kredisini ödediklerini biliyordum. Ama müneccim de değilim ki ben. Nereden tahmin edebilirdim ki böyle bir şey olacağını. Ustabaşı Muzaffer ağabey, 6 çocuğa bakan bir babaydı. 3 evladı da üniversite okuyor, 50 yaşında olmasına rağmen her gece mesaiye kalıyordu. Karısı da evlere temizliğe gidiyordu ama aldıkları anca boğazına yetiyordu. Allah'tan çocukları çok çalışkandı da burs alıyorlardı, bu onların işini az da olsa kolaylaştırıyordu. Ben doğru olanı yapıyordum, hem en yakın arkadaşım değil mi? Beni tanıyordu, hak vereceğine eminim. O da olsa aynı şeyi yapardı çünkü. Evet artık iş yerine geldim ve masamdayım, bu işi bitirmem lazım.

- Hazal hanım merhaba. Bana Özlem'i gönderebilir misiniz?
- Tabi Ayşe hanım
- Ayşe, beni çağırmışsın.
- Merhaba canım, otursana. Bir şey içer misin?
- Bir Türk kahveni içerim aslında. Ayılmam lazım, dün evlilik yıldönümümüzdü Selçuk'la. Çok güzel bir sürpriz yapmış. Müzikler, çiçekler görmen lazımdı. Seviyorum bu adamı yaa. Şu taksitlerimiz de bir bitsin yeni ev alacağız.
- Yaaaa. Aslında acele etmeseydiniz. Borcunuz bittikten sonra başka borca girmek... Yani tabi siz bilirsiniz, bana düşmez de ben rahatlamanız açısından söyledim.
- Sağ ol. Ama maddi durumumuz çok şükür şu an için elverişli.
- Anlıyorum. Özlem benim seninle bir şey konuşmam gerekiyor. Bunu sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Uygun kelimeler kullanmaya özen göstermem lazım fakat nasıl desem... Bu ay mali durumlarımız biraz karışık. İşten çıkarmam gereken insanlar var. Özlem bak, ya seni çıkaracağım ya da ustabaşı Muzaffer ağabeyi. Biliyorsun senle kıyaslandığında maddi durumu gerçekten kötü. Sen de benim yerimde olsaydın aynısını yapmaz mıydın? Lütfen beni anla. Bak yeni bir iş bulmana ben de yardımcı olurum. Az çok çevremiz var, elbet güzel bir şeyler çıkar.
- Sen ne dediğinin farkında mısın? Ne bu? Şaka mı! Sana inanamıyorum, herkesten bana kazık atmasını beklerdim ama senden asla. Nasıl da ikiyüzlü bir insanmışsın sen. 

Allah kahretsin ya, sana güvenip ben bu işe girdim. Farklı yerlerde bulabilirdim, sırf birlikte çalışalım, birbirimize destek olalım diye buraya geldim. Sana arkadaş oldum, birlikte bazı şeylerin üstesinden geldik. Şu an hiç yapmadığın bir şey yapıyorsun; resmen patronluk taslıyorsun bana.

- Özlem lütfen, ağır konuşuyorsun. Anlayışlı ol biraz. Birbirimizi kırmayalım, unutulmayacak laflar söyleme bana, gerçekten hak etmiyorum.
- Senin gözünü kariyer, para hevesi bürümüş. Beni rakip gördün kendine tabi. Hırslandın, dayanamadın. Şimdi de yol yakınken gönderiyorsun.
- Saçmalama Özlem. Uzman olduğumuz alan bile farklı. Tanrı aşkına aynı bile olsa beni hiç mi tanımadın. Bu cümlelerini sinirine veriyorum.
- Bundan sonra benim senin gibi bir arkadaşım yok. Allah'a yakın bana uzak ol
- Özlem...

Kapıyı öyle bir çarptıki içtiği daha doğrusu bir yudum alabildiği Türk kahvesi neredeyse yere düşecekti. Pişman değildim ama yerin dibine girebilme imkanım olsa hiç düşünmezdim herhalde. Tek yapmak istediğim şey, "yürümek". Eskiden ne zaman bir şeye canım sıkılsa deli gibi koşardım. Annem, "koşmaya gitti yine bizim deli" derdi. Artık eskisi gibi değilim, daha çabuk yoruluyor daha çok üzülüyorum. İnsan büyüdükçe önemsememeye başlarmış. Öyle okumuştum bir kitapta. Ben hiç öyle olamadım. Geç olgunlaştığımdan mıdır nedir bilmiyorum ama yıllar gözlerimdeki nemi artırdı.

- Hazal ben dışarı çıkıyorum. Biraz işim var, dönmeyebilirim. Bir sorun olursa ararsın. Eee kimseye sorulmadıkça çıktığımı söyleme.
- Elbette Ayşe hanım

Ohh temiz hava, işte bu. Hissedebilmek, koklayabilmek, duyabilmek ne güzel. Bunları fark edebilecek zamanım olduğuna göre mutlu bir insan sayılırım aslında. İş yerinden hasta anneme ilaç almak için çıkabilirdim. Ya da "bu akşam da çocukları istediği filme götüremeyeceğim" diyebilirdim. Hayatımda elle tutulur bir sorunum yoktu halbuki, neredeyse dua edeceğim sadece böyle bir derdim olduğu için. Dans kursu mu o? 

Ahhh hep tango öğrenmek istemişimdir. Hatta düğünümüzde tango yapmak istemiştim de Fatih komik bulmuştu. Şimdi bakıyorum da herkes düğününde tango yapıyor. Artık hak veriyordum Fatih'e, zaten profesyonel dans edemezdik. O kabarık gelinlikle de absürt duracağına eminim. Ama şimdi bu kurs, ne bileyim aslında hayatımda kafamı dağıtacağım bir uğraş olurdu sanki. Hatta bu sefer Fatih'i de ikna edebilirdim belki de.

- Merhaba
- Merhaba, hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabilirim.
- Açıkçası pek böyle bir düşüncem yoktu fakat kapıda ilanınızı görünce dikkatimi çekti. Kampanyanız var sanırım, biraz bahsederseniz kursa ben de katılmak istiyorum.
- Elbette. Hangi dansın eğitmini almak istiyorsunuz.
- Tango
- Çok hoş. Zor ama öğrenme aşaması çok eğlencelidir. Biliyor musunuz her kadın bence tango öğrenmeli. Belki de uygulama anlamında zaman ve mekan kısıtlaması olabilir hayatınızda. Fakat insana güven veren ve inanır mısınız duruşunu değişiyor insanın desem.
- Güldürdünüz beni. Tangonun bu kadar işlevsel bir dans olduğunu bilmiyordum.
- Bakın bunu alın, detaylı açıklamalar var.
- Çalışıyor musunuz?
- Evet
- Pekala, sorun değil. Zaten birçok öğrencimiz meslek sahibi. Sizi büyük ihtimal akşam kuruna alırız. Hafta sonu düşünüyorsanız, o vakit gündüz kuruna katılabilirsiniz.
- Ben hafta içini tercih ederim. İş stresinin yükünü anında sırtımdan atmak istiyorum.
- Tamam o zaman. Siz inceleyin veya kararınız kesinse hemen kaydınızı yapalım.
- Biraz baktım, evet kesin 
- Yarın başlıyor kursumuz, şanslısınız bugün kampanyanın son günüydü.
- Pek şanslı değilimdir aslında ama demek bugün bunun için sevinmeliyim. Yarın akşam görüşmek üzere. Burada akşam kuru 21:00'de diyor ama, öyle değil mi? Bir yanlışlık olmasın da
- Evet evet, 21:00'de.

Tam 1 ay oldu. Dört haftadır gittiğim tango kursunda büyük ilerleme kaydettim. İlk deneyimimde hocamın birkaç defa ayağına bastığımı hatırlayınca hayli geliştirdim kendimi. Kendimi uzun süredir hiç bu kadar iyi hissetmemiştim. Müzik ruhun gıdasıysa dans da bu gıdanın sosuydu kesinlikle. Zayıflamıştım da bayağı, güzelleştim sanki. 

Ya da ruhumun güzelliği yüzüme vurdu belki de. Artık daha az düşünüyorum, sadece kursta değil evde bile yemek yaparken bırakıyorum ocağı kendi haline, kendimi Fatih'in kollarında kendimi ritme veriyorum. Salsaya merak sardım şimdi de, hem daha hareketli. Deli hallerime dönmek istiyorum artık. Tepinmek istiyorum, küçükken evde koşarken nasıl altımızda oturan komşumuz oklavayla duvara vuruyorsa, yine aynı şeyler olsun istiyorum. Sanırım sorumluluk, iş, evlilik ve en önemlisi kadın olmaktan yoruldum. Ya kaybolmam lazımdı, ölmek hiç istemedim ama kaybolmayı yaşamımın belli dönemlerinde arzulardım. İşte kendime bir yol bulmuştum, artık istediğim zaman kaybolabiliyordum. 

İçimdeki küçük kız uyandı ve tepiniyor, deliriyor, oynuyor, zıplıyor. Ben özgür olamadım hayatımda hiç ama onu özgür bıraktım artık. Sonsuza dek...









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder