24 Aralık 2012 Pazartesi

Kendinden başlamalı


İnsan her şeye önce kendinden başlamalı. Sevmeye, güvenmeye, saygıya, vicdana..dahası pek çok şeye.

Kendini sevmezmiş, ama "aşk" istermiş.

Yalanlarıyla kurduğu hayatında, daha kendine güvenmeden güvenmek istermiş.

Sürekli koşturup yetişmekten kendine acımazmış, vicdandan bahsedermiş.

Öz güveni yokmuş, başarılı olmak istermiş.

Paylaşmayı bilmezmiş, bencillikten yakınırmış.

Ön yargılıymış, değişmek istermiş.

Kibirliymiş, samimiyetsizlikten şikayetçiymiş.

Dinlemezmiş, dinlenilmek istermiş.

Hayatını başkalarının doğrularına göre yaşarmış, saygı beklermiş.

Emek vermezmiş, takdir beklermiş.

Kendini beğenmezmiş, ama her şey güzel olsun istermiş.

İzlemezmiş, ama görmek istermiş.

Yaptığı kötülüklerden dolayı ölmek istermiş, daha fazla iyilik yapıp aklanmak aklına gelmezmiş.

Düşene yardım etmezmiş, ama hep tutunmak istermiş.

Kendine yatırım yapmazmış ama para kazanmak istermiş.

En son uyumak istemiş, ama kimse zaten hiç uyanmadığını söylememiş.










23 Aralık 2012 Pazar

Çok iyi bir şey olmadığının farkındayım aslında. Yine de buraya yerleştirmek istedim. İleride ne kadar yol katettiğimi görmek adına. Bir dergim olsa, röportaj yapsam, sevdiğim insanlarla tanışsam... dedim dedim. Daha bir sürü söylendim, durdum. "Bir dene bakalım nasıl olacak" dedi kendim kendime. İşte sonuç budur. Bu aralar hayallerimi photoshoplarla yaşatıyorum. Hayaller bile teknolojiye ayak uydurduysa şurada uçmaya ne kaldı...

17 Aralık 2012 Pazartesi

Amour/Aşk


Fransız-Almanya-Avusturya ortak yapımı, 'Amour' filmi adından da anlaşılacağı üzerine "aşk"ı anlatıyor.

Michael Haneke'nin yönetmenliğini üstlendiği film, 80 yaşlarındaki emekli iki müzik öğretmeni Georges ve Anne çifti hâla birbirine ilk günkü gibi aşıktır. Tutkuları, sevgileri, bağlılıkları gençlik yıllarındaki kadar taze. Fakat Anne'nin geçirdiği ani kalp kriziyle hayatları artık eskisi gibi olmayacaktır. Georges için bu zorlu ve yıpratıcı süreç, yurt dışında yaşayan müzisyen kızlarının da arada sırada yaptığı ziyaretlerle işleri daha da çok zora sokacaktır.

Geçen yıllara rağmen birbirlerine duydukları aşkın artık sınanma zamanı ve bu görevde Georges'a düşüyor. Film ilk sahnesi aslında sonu. Bu da filmdeki merak duygusunu bir kenara bırakarak seyirciye sadece 'izle' ve 'hisset' diyor.
Dayanışmanın, sabrın, fedakarlığın en derinine kadar işlendiği filmde, izleyicinin kendisini sorgulamasına da yardımcı oluyor. Acaba ben yapabilir miydim? Yapar mıydık, yapamaz mıydık bilemiyorum ama aşka inancımız üzerine -inanmayanlar için söylüyorum- düşünmemizi sağlıyor. Ve en çok da "gelecek kaygısı".. Hiç ölmeyecek gibi hissederiz ya. Aslında sağlığımız konusunda da pek endişe sahibi olduğumuz söylenemez. Aşk gibi güzel duyguların içinde, "sonsuza kadar mutlu yaşadılar" masalları bizim en sevdiğimiz hikâyeler olur. "Amour", bir masal değil. Aksine gerçeğin en ileri aşaması. 

Sona yaklaştığında hayat ya istediğin gibi gitmezse? Artık rüzgâr tersinden esiyor. Ya vazgeçeceksin ya da mücadele edeceksin. İşte Georges'un hayatla, aşkla imtihanı bu güzel film, size vicdanı bir tokat gibi çarpıyor. Klasik evlilik yeminimiz, "İyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta" yeminiz bu film için biçilmiş kaftan.

70 yaşındaki Avusturyalı yönetmenin, kendi anlatımıyla "kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler" dediği yapımları "Amour" içinde güzel bir örnek.

Haneke bu filmiyle, Avrupa Film Ödülleri’nde en iyi film ödülüne layık görüldü. Filmin başrol oyuncularından 81 yaşındaki Jean-Louis Trintignant, en iyi erkek oyuncu, 85 yaşındaki Emmanuelle Riva da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı.

Michael Haneke'nin diğer görev aldığı yapımlar

Beyaz Bant, Das Weisse Band / The White Ribbon , 2009, Yönetmen, Senarist
Ölümcül Oyunlar , Funny Games, 2007, Yönetmen, Senarist
Saklı, Cache, 2005, Yönetmen, Senarist
Piyanist, La Pianiste, 2001, Yönetmen, Senarist
Bilinmeyen Kod, Code inconnu: Récit incomplet de divers voyages, 2000, Yönetmen, Senarist
Ölümcül Oyunlar, Funny Games, 1997, Yönetmen, Senarist
Şato, Das Schloß, 1997, Yönetmen, Senarist
Lumiere Ve Ortakları, Lumière et compagnie, 1995, Yönetmen
Lumiere Ve Ortakları, Lumière and Company / Lumière et compagnie, 1995, Yönetmen
Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası, 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls, 1994, Yönetmen,Senarist
Benny'nin Videosu, Benny's Video, 1992, Yönetmen, Senarist
Yedinci Kıta , Der Siebente Kontinent , 1989, Yönetmen, Senarist

16 Aralık 2012 Pazar

Her şey, "Küçükken ne olmak istiyorsun?" sorusuyla başladı. Nerede yaşadığımızın farkında olmadan güzel hayaller kurduk. Astronot olmak istedik, superman olmak istedik. Sonra büyüdük (ve kirlendi dünya demeyeceğim). Önce ülkemizi tanıdık, sonra hayat şartlarını ve o güzelim uç hayallerimizi rüyalarda buluşmak üzere rafa kaldırdık. Açıkçası ben hâlâ kurarım böyle saçma sapan hayaller. Üstüne para ödemiyoruz ya, abartıyorum bazen. Şimdi 'hedef' diye bir şeyden bahsediyorlar. Hedefsiz olmaz doğrudur. Ama neden bir hedef? Hayatınız boyunca tek bir şeyin peşinde koşarak en iyisi mi amacımız? Yoksa yeni olandan korkuyor muyuz? Oysa her yeni şey başka bir kapı demek, bakış açımızı değiştirmek demek. Hayata tek yönle bakmak, ön yargıyı beraberinde getirir. Ön yargının getirileri de pek hoş değildir.Yalnız o açılan kapılardan da illa bir sonuç beklememek lazım. Biraz rahat, biraz sakin. Alt tarafı ekstradan bir renk koyacaksın hayatına. İlla para getirecek değil mi! Artık ilkokul sıralarında öğretiliyor; bilginin parayla satın alınamayacağı. Sanırım biz önce parayı sonra bilgiyi istiyoruz. Eeee ne deyim, size kolay gelsin madem




10 Aralık 2012 Pazartesi

Mutluluk değilmiş o, keyif imiş..

Bir gün bir şekilde bitiyor. Nedir ki 24 saat! Günü kârlı geçirmek için; 1- gülümse, 2- mutlaka cebine koyacağın güzel bir cümle kur ya da duy. Bugün pek gülümsediğim söylenemez. Ama yer yer tebessüm göz bebeklerimde. Bir derginin belgesel tanıtımında okudum. Metinde 77 yaşındaki bir işçinin mutluluğu tarif edişini anlatıyor. "77 yaşındayım, hâlâ mutluluk dedikleri şeyi anlamadım. Ama keyif nedir bilirim". Ah dedim, ne aptalmışım ben. 'Mutsuzum' dediğim zamanlarıma kızdım. Tabi  ya.. 'Keyif'. Evet hayatı çekilir kılan şeyin tam olarak adı, keyifti. Bunun diğer adı küçük mutluluklar da olabilir (kişisine göre). Kendi adıma konuşmak gerekirse, benim keyifli anlarım, hoş sohbetten geçer. Hoş sohbet, biraz samimiyet, yanında da bir fincan kahve. Ama bir sorunu var, bu keyiflerin. Zaman!. Bu kavramla aramda inişli çıkışlı bir ilişki hâkim. Ne zaman bir işi (bak yine zaman dedim, her lafın içine girmese olmaz) yetiştirmeye kalksam, kendisi benden hızlı oluveriyor. Keyifli anlarımda hele hiç affı yok. Zamanın nasıl geçtiğini genelde anlamazsınız öyle anlarda. Neyse ki gece ile gündüz farkı var da, "aaa ne çabuk akşam olmuş" diyerek, bir sigara daha içip kalkıyoruz masadan. Yapacak bir şey de yok. Olsa keşke. Zamanı yenen insan evladı daha çıkmadı henüz. Ama belli yaştan sonra alışmış olmak lazım. Nasıl yaşadığınız yerde trafiğe, yağmura, sıcağı alışıyorsanız, insan olmanın gereği olarak zamanın yenilmezliğine de alışmak zorundasınız. İnsan eninde sonunda her şeye alırmış. Daha alışamayanlar için, zamanlar diyorum. Yani zamanla zamanın yenilmezliğine alışırsınız. 77 yaşındaki amcanın dediği gibi, biz keyfimize bakalım. Artık uğurlama cümlem: Keyifli günler..:)

8 Aralık 2012 Cumartesi

Müzik de bir insan sonuçta

Bugünkü otobüs yolculuğum sırasında radyoda bir şarkıya denk geldim. İspanyolca bir şarkı. Ne dilini bilirim ne de kimin söylediğini. Ama o kadar güzeldi ki. Sözlerini tüm algılarımla çözmeye çalıştım fakat nafile olmadı. Biliyordum şarkının biteceğini ama yine de üzüldüm. Saçma sapan umutlandım, ya bitmezse!. Eve gittim, bilgisayarımı açar açmaz hemen İspanyolca şarkılar aradım. Alakası olmayan ne varsa tüm şarkıları dinledim. "Müzik ruhun gıdasıdır" denilir ya.Gerçekten de öyle. Ruhum doymuştu resmen. Sonra düşündüm kendi kendime; insana ne kadar da yakın bu müzik. Bak bir özelliği aynı insan. Bir an tutulursun, "aşk" dersin, güvenirsin, seversin belki sevilirsin. Sonra bir anda gidiverir. Ne zaman geldi de ne zaman gitti. Neydi bu?. O dinlediğim İspanyolca şarkı gibi.. Şimdi bir daha denk gelmesini bekle ama gideceğini de unutma. Yalnız unutma dediysem de anı da batırma..

6 Aralık 2012 Perşembe

Bir yaşam hakkı:Kürtaj


Bugün gündem başlıklarına bir bakayım dedim. Yine kürtaj hakkıyla ilgili bir haber. Daha önceden de bir sürü tepkilere neden olmuş, eylemler yapılmış, imzalar toplanmış, "benim bedenim benim kararım" yazılı pankartlarla yürüyüşler yapılmış hatta fotoğraflarla destek olan birçok insan bunları internette bile paylaşmıştı. Ama görülen o ki pek de bir faydası olmamış. Yasal kurallar çerçevesinde 10 hafta olan kürtaj hakkı, keyfi kararlarla 8'e indirilebiliyor. Sebep: Baba biliyor mu?, eşinizin haberi var mı?, çocuğa nasıl kıyacaksınız?..bla bla bla bir sürü cümleler. Kadın da bir birey değil mi?. Erkek kadar söz söyleme, karar verebilme hakkına sahip değil mi?. Yani biz kendi kararlarımızı kendimiz veremiyor muyuz?. Sanırım hala şöyle bir anlayış var; bilim insanları hep erkeklerden çıkar! Kadına ne kadar söz hakkı verilmiş ki, kadından bilim insanı olsun. Ayrıca kadınların da başardığı pek çok şey var. Bakınız: Günsu Çırpanlı ALBAŞ çamaşır makinesi elektronik motorları, Müge Akay soljel teknolojisi, Gülser Çeliker kimya ve nanoteknoloji, Prof. Dr. Aytül Erçil yapay göz teknolojisi, Nesrin Hasırcı mikro ve nano polimerik medikal uygulamalar, Bilge Kum hayatı kolaylaştırıcı ürünler, Güneş Kurt iletişim, Prof. Dr. Mirat Gürol çevre teknolojileri alanında birçok önemli buluşlara imza atmış kadın buluşçulardır.

Bu konunun gündeme geldiği dönemde "kürtaja hayır" diyen kesimin (buna bazı tanıdıklarımda dahil), sosyal ağlarda cenin fotoğrafları paylaşıp, hala "kürtaja evet diyen var mı!" yazıları şaşırtıyordu. Bazı durumlara gerçekten kafam basmıyor. Ya da bu konu hakkında keyfi kesmeler yapıyorlar. Daha doğmamış bir canlıya nasıl kıyarsın!.. Peki sen yaşayan bir canlıya nasıl kıyarsın???. 14 yaşında tecavüz sonucu hamile kalan birinden anne olmayı nasıl beklersin. Bu nasıl bir anlayıştır. Zeki Demirkubuz'un başka bir durum için söylediği (Kendi gerçekleri dururken insanın kendisini başkalarına ait gerçekler üzerinden tarif etmesi) "en hafifinden ahlaksızlıktır" cümlesi sanırım cuk oturdu. Kendi adıma konuşmak gerekirse, tecavüz sonucu doğmaktansa hiç hayatta olmamayı dilerdim. Malum Türkiye gibi bir yerde zaten Kürt olmak, Alevi olmak, Ermeni olmak neredeyse başlı başına bir ayrımcılık iken böyle bir şeyi kaldırmak..Ayrıca bu kadar çok düşünmeye de gerek yok. Maddi olanaksızlıktan da insan çocuk doğurmayı istemeyebilir. İnsan kendine yetemez iken başka bir canlıya nasıl yetebilir. Tok açın halinden anlamıyor sanırım. Anlasa bir anne adayının sırf maddi yetersizlikten dolayı çocuğunu hayata getiremeyeceği düşüncesinin onda nasıl bir ruhsal bozukluk, manevi çöküntü yaratabileceği anlaşılabilinirdi. Neyse, hiç yormadığınız beyinlerinizi yormaya uğraşmayın. Sadece biraz saygı. Kimsenin hayatına kendisinden başkasının müdahale edemeyeceğini öğrenin. Geç değil..





27 Kasım 2012 Salı

Kitabı sevince böyle oldu


Erkam Tufan Aytav’dan ‘Türkiye’de öteki Olmak’
Aytav,  Yahudi olmaktan Ermeni olmaya, Kürt olmaktan Çingene olmaya kadar farklı konuları farklı söyleşilerle ‘öteki’ kavramı başlığındaki eserini, demokratikleşme süreci kapsamında ele aldı

Erkam Tufan Aytav'ın kaleme aldığı Türkiye'de 'öteki' kavramının anlam ve önemini anlatan "Demokratikleşme Sürecinde Türkiye'de Öteki Olmak" adlı kitap raflarda yerini aldı. Sekiz bölümden oluşan kitap, her bölümde farklı söyleşilere yer vererek bizzat 'öteki' kavramını yaşayanların ağızlarından anlatıyor.
Toplam 223 sayfa olan kitapta sırasıyla Yahudi, Rum, başörtülü, Ermeni, Süryani, Kürt, Alevi ve Çingene olmanın Türkiye şartlarındaki yeri, medyanın bu konudaki tutumu ve 'öteki' kavramına maruz kalanların yaşadığı zorlukları işliyor. Kitap, okuyucuyu "ötekinin" yerine koyarak, çift taraflı bir bakış açısının yaratılmasına imkân sağlıyor.

İşte kitaba konuk olan söyleşiler:

Türkiye'de Yahudi olmak: Mario Levi ile Söyleşi
1957 doğumlu olan Levi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Çeşitli yazı ve eserleriyle tanınan Levi, halen Yeditepe Üniversitesi'nde ders vermeye devam etmektedir.
Kitaptan bir kesit:

'’Hiç bir farkımız yok aslında' cümlesinin kurulması bir ayırımcılıktır'

Aytav: Direkt Yahudi'yim ben derseniz ne olur?
Levi: Yahudi'yim ben de diyorum bazen. O zaman "öyle mi a peki" filan diyorlar ama bu herkes için geçerli değil. Çok sık karşılaştığım için farklı tavırlarla da karşılaşıyorum. Buraya geleceğim, tamam yani Türk'üm ama aslında tam Türk değilim birçok kişinin gözünde 'farklı adamcağız' şeklinde yaklaşılıyor. Şimdi böyle olunca tam Türk olarak hissedemiyorsunuz kendinizi. Çünkü bir yerde duruluyorsunuz.
Aytav:  Nerelerde hissediyorsunuz bunu?
Levi:  Aslında bunu hissetmek istemiyorsunuz ama o konuda birileri bir el dur diyor. Dur diyen bir el var. Aksini yaşatan da çok kişi var benim hayatımda. Yani hiç bir farkımız yok diyen de var. 'Ama hiç bir farkımız yok aslında' cümlesinin kurulması bile bir ayrımcılıktır. Örneğin size hiç kimse bunu söylemez.

Türkiye'de Rum olmak:  Yorgo Stefanopulos İle Söyleşi

1944 doğumlu olan Stefanopulos, Lisans derecesini Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulu Elektrik Mühendisliği bölümünden, Yüksek Lisans ve Doktora derecesini Massachussetts Institute of Technology'den aldıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünde öğretim üyesi olmuş, 1988 yılında profesör ünvanını almıştır. Çok sayıda bilimsel makalesi SCI tarafından taranan uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmıştır. 1 Nisan 2005 tarihinden itibaren Işık Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı olarak atanmış bulunmaktadır.
Kitaptan bir kesit:

'Sırf öteki olduğu, dini farklı görüldüğü için'

Aytav: Bugünün Türkiye'si açısından baktığınızda, bugün itibariyle kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bir Rum olarak, Rum cemaat lideri olarak. Yani Rum cemaati bugün Türkiye'de huzursuz mu?
Stefanopulos:  Gelecek görmüyorum.
Aytav: Gelecek görmüyorum derken ekonomik ve mesleki anlamda mı?
Stefanopulos: Her alanda sosyal, ekonomik, ilerleme, huzurlu bir yaşam yaşama. Sürekli darbe yemiş bir azınlık. Sırf öteki olduğu, dini farklı gördüğü için. Bakın 55'ten hemen sonra kimse göç etmemiştir. 64'ten sonra başladı o göçler. 55'te yaralar sarılmış, tahrip edilen dükkânlar tekrar açılmıştı, kimse kaçamadı o dönem. Ama peşinden Yunanlılar kovuldu, ardından aileleri gitti. Sırf aileleri değil. Bakın bugün Almanya'da bir Türk vatandaşımız bir işyeri açtığında tercihen Türkçe konuşan işçileri almaz mı işyerine? En azından ortak dil olsun diye. O Yunanlılar da Rumları almışlar işe, Rumca konuştukları için. O işyeri kapanınca bu adam ne yapacak? Ülkeyi terk etti gitti. İşimi kaybettim, bu yaştan sonra ben nerede çalışırım diye, çoluğunu çocuğunu alıp, hiç olmazsa çocuklarımın gelecekleri başka yerlerde kurulsun diye.

Türkiye'de Başörtülü Olmak: Hilal Kaplan ile Söyleşi
1982 doğumlu olan Kaplan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde "Türkiye'nin Ölmeyen Babası Üzerine: Atatürkçü Gençliğin İmkansız Yası" adlı yüksek lisans tezini tamamlayan Kaplan, "Söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değildir" bildirisinin ve 2008 yılında aynı bildiriden yola çıkılarak hazırlanmış "Henüz özgür olamadık" kitabının yazarlarından biridir. Yeni Şafak, Star gazetesi ve Birikim dergisi gibi değişik mecralarda yayınlanmış yazıları da mevcut. Halen Taraf Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktadır.
Kitaptan bir kesit:

'Birebir yaşadığım taciz vakası da oldu mesela'

Aytav: Kendinizi başörtülü olduğunuz için toplum içerisinde hiç 'öteki' hissettiniz mi? Üniversite yaşamı açısından bunu hissettiğini biliyoruz. Bunu üniversite dışında devletle olan ilişkilerinizde veya toplumla olan ilişkilerinizde de yaşadınız mı?
Kaplan: Yaşadım yani, birebir yaşadığım taciz vakası da oldu mesela. Bir örnek vereyim isterseniz. Geçen sene Boğaziçi'nde yasak karşıtı bir eylem yapacaktık. O eylem sabahı evden çıktım, minibüse bindim, minibüste 70 küsur yaşlarında bir amca ısrarla bana sataşmaya çalıştı. Ben de olabildiğince izin vermemeye çalıştım; sonuçta yaşlı da bir insan. "Ya amcacığım neden böyle diyorsun?" dedim. "Nereden amcan oluyorum ben senin" dedi. En sonunda da minibüsten inerken "Sen önce o başını aç da konuş" gibi bir söylemle karşılık verdi. E tabi bu yıpratıcı bir şey; her zaman bunun gibi bariz tacizlerle karşılaşmasam da. Bakıştır, set bir davranıştır, bu tür şeylerle karşılaşıyoruz. Yani toplumda da bu yasağın bu yasağın bir karşılığı var illaki.

Türkiye'de Ermeni Olmak: Arus Yumul İle Söyleşi

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nden mezun olan Yumul, doktora derecesini Oxford Üniversitesi, Sosyoloji bölümünden aldı. 1996 yılından bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyeliği yapan Yumul'un etnik kimlik, beden ve gündelik hayat üzerine makaleleri bulunmaktadır.
Kitaptan bir kesit:

'Ermenilerin çoğunluğu içine kapanmayı seçti'

Aytav: Türkiye Ermenileri, kendilerini aidiyet açısından, kimlik açısından nasıl hissediyorlar?
Yumul: Kimlikler toplumda diyalektik bir ilişki içinde oluşur. Sizi dışlayan bir toplumla karşı karşıya kaldığınızda önünüzde iki yol vardır. Ya kimliğinizi tamamen reddedersiniz, kaçmaya çalışırsınız ya da içinize kapanırsınız. Türkiye'de yaşayan Ermenilerin çok büyük bir çoğunluğu kimliklerini reddetmek yerine içine kapanarak, görünmez gettolarının göreceli güvenli alanına çekilerek yaşadılar. Buna ben de dahilim. Uzun bir dönem kimliklerini kamusal alana taşımadan yaşamayı tercih ettiler. Bu yükü çekmek istemeyen, bu ağırlığı omuzlarında taşımak istemeyen, küçük bir bölüm de kimliklerini reddetme, cemaatten kaçma, cemaatle ilişkilerini asgariye indirme yolunu seçtiler. Bu bilinçli bir seçimdi.

Türkiye'de Süryani Olmak: Zeki Basatemir İle Söyleşi

1952 yılında Diyarbakır'da doğan Basatemir, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler, İşletme bölümü mezunu. Evli ve iki çocuk babası olan Basatemir, dış ticaretle uğraşmakta ayrıca İstanbul Süryani Katolik Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı.
Kitaptan bir kesit:

'Müslüman ya da Hıristiyan olmak neden farklı algılanıyor?'

Aytav: Toplumda Süryaniler nasıl algılanıyor, toplumla olan ilişkilerinizde bir problem var mı?
Basatemir: Diğer azınlıkta olanlarla, Ermeni, Rum, Yahudi vatandaşlarımızla sık sık bir araya geliyorum. Onlarla benim aramdaki farkı kıyaslarsak, Süryanilerin toplumdaki durumları onlardan daha iyidir diyebilirim. Onlara bakış açısıyla Süryanilere bakış açısı toplumun daha farklı. Yani bize, Süryanilere, toplumun biraz daha yakın baktığını söyleyebilirim. Çünkü o insanları tanıdığım için, o insanlara olan bakış açısı ile..Çünkü benim çok Müslüman çok da diğer dinlerden arkadaşlarım var.
İki taraf ile de devamlı teşriki mesaide olduğunuz zaman biz kendimizi biraz daha ortada görüyoruz. Müslüman'a yakın Ermeni Rum'a da yakınız. Arada görünce bizi biraz daha kendilerine yakın hissediyor bu toplumun aşırı kesimleri. Diğer kesimlerle zaten gayet iyi ilişkilerimiz var. Ama biraz önce bahsettiğimiz toplumun bazı kesimleriyle Hıristiyan olduğumuzdan dolayı bir itilmişlik oluyor. Adam mesela konuşuyor sizinle Süryani deyince pek bir şey demiyor. Ama Hıristiyan deyince sanki birden bire değişiyor. Süryani'yi tam Hıristiyan bilemiyor. Ama öğrenince birden bire değişiyor. Yani Hıristiyan olmanın... Müslüman ya da Hıristiyan olmak neden farklı algılanıyor? Biz de Tanrı'ya inanıyoruz. İbrahim'in çocuklarıyız. Bir'iz. Bunu hiç anlayamadım. Çocuklarıma da anlatamıyorum. Bunun nedenini anlayamıyoruz.  Maalesef yani oluyor. Bize karşı da az da olsa toplumun tavırları oluyor. Ama hiç olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye'de Kürt Olmak: Altan Tan İle Söyleşi

1958 doğumlu Tan, Ankara Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Girişim, Yeni Zemin, Sözleşme Dergileri ile Zaman, Yeni Şafak, Demokrasi ve Taraf gazeteleri başta olmak üzere birçok dergi ve gazetede yazı ve röportajları yayınlandı. Kürtçe, Arapça ve İngilizce bilmektedir. Evli ve altı çocuk babasıdır.
Kitaptan bir kesit:

'Ben Kürdüm dediğiniz vakit bir yere gelemezsiniz'

Aytav: Türkiye'de Kürtlere özgü bir zulüm söz konusu mu? Dil dediniz ama dil Boşnakçada da eğitim yapabiliriz, epeyce bir Arnavut var onlar da aynı şekilde. Bu Kürtlere özgü bir mahrumiyet mi yani?
Tan: Hukuku ikiye ayırmak lazım. Yani bu sorduğunuz soruyla alakalı olarak. Bir, vatandaşlık hukuku. İki, etnik kimlik hukuku. Şimdi vatandaşlık hukuku nedir? Seyahat hukuku, işte nüfus cüzdanı alama özgürlüğü, ticaret yapma özgürlüğü, mülkiyet edinme özgürlüğü. Bugün Türkiye'de, Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne kadar çok az istisnalar hariç, yani sen Kürtsün sen İstanbul'da mülk edinemezsin, yani sen Arnavutsun seyahat edemezsin veya sen Çerkezsin seni okula alamam sen okuyamazsın tarzı, vatandaşlık hukuku konusunda ciddi bir rahatsızlık yoktur. Türkiye Cumhuriyeti'nde vatandaşlık hukuku açısından hiç kimse dilinden, dininden, mezhebinden ötürü bu haklarından mahrum edilmemiştir. Türkiye'de vatandaşlık hukukunda vatandaşlar bazı lokal uygulamalar hariç genelde eşittir. Bir makama gelmede eşit değildir.
Aytav: Nasıl yani?
Tan: İşte ben de oraya geleceğim. Yani ikinci kısımdaki hukuk. Vatandaşlık hukukunda sorun yok ama kimlik hukukuna geldiğinizde yani ben Alevi’yim, ben Alevi kimliğimle yaşamak istiyorum dediğinizde bir yerlere gelemezsiniz. Ben Kürdüm, Kürt dilini konuşurum, konuşulmalı, Kürt diye bir halk var dediğiniz vakit bir yerlere gelemezsiniz. Ben dindarım, ben Müslüman'ım benim hanımım başını örter, kamusal alanda da bulunur dediğiniz zaman bir yerlere gelemezsiniz. Ben Ermeni’yim dediğiniz zaman da böyle. Nerelere gelemezsiniz? Ya işte Cumhurbaşkanı mı olamadınız, başbakan mı olamadınız? Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin, hiç uzağa gitmeyelim, Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Meclis Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, dördünün de eşlerinin başları kapalı. Başörtülü. Bu dört kişi de hanımlarını alıp bir orduevinden içeri girmeye çalışsın. Ben bir şeyi tahrik etmek için kışkırtmak için söylemiyorum ama vakayı da söylemediğiniz vakit içinde kalıyor dert oluyor.

Türkiye'de Alevi Olmak: Reha Çamuroğlu İle Söyleşi
1958 doğumlu Çamurlu, Boğaziçi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. Büyük Larousse ve Ana Britannica ansiklopedilerinde tarih yazarlığı ve redaktörlük, Cem ve Nefes dergilerinin ise yazı işleri müdürlüklerini yaptı. 12 Telif ve 2 tercüme eseri yayımlandı. TYB tarafından "2001'in En İyi Roman Ödülü"ne layık görüldü. Aynı yıl "Hacı Bektaş Barış ve Dostluk Ödülü"nü aldı.
Kitaptan bir kesit:

Alevilikten ziyade Sünni problemi var

Aytav: Ahmet Altan Türkiye'de Kürt probleminden ziyade Türk problemi var demişti, siz de Alevilikten ziyade Sünni problemi mi var diyorsunuz?
Çamuroğlu: Tabi tabi bu gayet normal oluyor o zaman. Sünni olursa normal. Alevi olursa vay Alevi örgütlenmesi! Şimdi siz Alevi olsanız bu durumda ne düşünürsünüz? Demokrasinin iyi bir şey olduğunu düşünür müsünüz? Çok basit bir soru yani demokrasi sizin çocuklarınızın iş bulmaması anlamına gelecekse hayat boyu çünkü siz nüfus olarak azınlıktasınız... Sünni oylarını birleştiren bir partinin iktidar olması durumunda, siz doğup ölürsünüz ama size ayrımcılık yapmayan bir iktidar göremezsiniz.

Türkiye'de Çingene Olmak: Aydın Elbasan İle Söyleşi
1976 doğumlu olan Elbasan, Kırklareli Meslek Yüksek Okulu'nu bitirdi, ardından Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi Bölümü'nde okudu. Ve bu üniversitesinin Eğitim bölümünde yüksek lisans yaptı. Çeşitli okullarda halk oyunları öğretmenliği yaptı. Halen Piri Reis Üniversitesi'nde halk dansları hocalığı yapmakta; aynı zamanda dans dersleri vermekte. Ayrıca İstanbul Roman Derneği ile Roman Kültür ve Geliştirme ve Dayanışma Derneği'nin de başkanıdır.
Kitaptan bir kesit:

'Romanlar, iyi ifade edilmiyor'

Aytav: Aydın Bey konu Çingene veya Roman olunca aklıma hemen Cennet Mahallesi televizyon dizisi geliyor, bu ve buna benzer filmler hoşunuza gidiyor mu?
Elbasan: Yok, benim kesinlikle gitmiyor.
Aytav:  Neden?
Elbasan: Tamamen Romanları çok iyi ifade ettiğini düşünmüyorum çünkü. Orada öyle bir profil yaratılıyor ki insanları sadece yerler, içerler, gezerler, tozarlar.. Onun haricinde sanki başka bir yaşantıları yokmuş, saf bir mutlu azınlık gibi yani. Romanlar da ciddi ciddi bundan dolayı rahatsızlar. Sadece maddi anlamda insanlar parasını kazanıyorlar, sonra alıp başlarını gidiyorlar şeklinde tanıtılıyor. Sempozyumlar oluyor, seminerler, konferanslar oluyor; bunları davet ediyorsunuz o ünlü sanatçıları, hiçbirine gelmiyorlar. Orada sadece Romanların eğitim sorunu olduğu zaman kimseyi göremiyorsunuz. Çünkü diğer tarafta para var. Maalesef öyle işte.
Kitap hakkındaki görüşler:
Prof. Dr. Nilüfer Narlı
"Ötekini anlamanın önemini ve insanlığın zengin nitelik çeşitliliğini anlayamamanın nasıl bir sorun olduğunu derinden hissettiren bu kitap, insan hakları kültürünün gelişmesi için önemli bir katkıdır. Kitabı okurken, en anlamlı kimliğin insan olma olduğu bir kere daha yüzümüze bütün gerçekliği ile çarpıyor."
Fehmi Koru
"Türkiye'nin kendisi Batı'dan bakanlar için 'öteki' sayılan bir ülke zaten; bir de onun içinde yaşayan bazıları tarafından 'öteki' hale getirilmenin ne denli ağır bir yük olduğunu düşünebiliriz. Bu ağır yükün altında tutulan bireyler ve kitleler var bugün yurdumuzda, ne yazık ki var. Bu yanlışlığı ortadan kaldırmak ve öteki ile berikinin birbirini anlamasını sağlamak için çaba gösterenlerin ön safhalarında yer alıyor. Erkam Tufan Aytav; bu kitap onun durmak bilmez çabalarının olduğu kadar aynı ulvi yola baş koyanların da bir yol haritası."
Prof.Dr. Mehmet Altan
Erkam Tufan'ın "Demokratikleştirme Sürecinde Türkiye'de Öteki Olmak" başlıklı kitabını elime alır almaz işin ehlinden tasarlanmış bir dünyaya adım attığımı hemen hissettim…Kitabın okuyana gönderdiği bu duygunun temelinde, Erkam Tufan'ın yıllardır içeriye dışarıdan, dışarıya içeriden baktığı gibi, kendini de hep ve sürekli her "ötekinin" yerine koyarak yaşaya gelmesi var..Erkam Tufan'ın ciddi emek harcayan bu çalışması, yoğun acılar yaşayarak geldiğimiz yanlışları ortadan kaldırmaya yönelik etkili bir ilaca dönüşüyor..
Bu kitap, mağdur yaratmayan bir devlet  ile birbirini mağdur etmeyen bir toplumun oluşmasını sağlayacak demokratik bir algının oluşması için ciddi bir katkı sağlıyor..
Künye:
Yayınevi: Mavi Ufuklar
Basım Tarihi: 2011
Sayfa Sayısı: 223














4 Kasım 2012 Pazar

Vicdan Azabı

Yine mi sıkıldım ben. Dur biraz yazayım da rahatlayayım. Konuşmak da güzel de bazen insan ondan da yoruluyor. Ama ilk defa yazı yazmadan önce aklımda konu olmasına rağmen kendime şunu dedim: 5 yıl sonra bu yazılarıma çok gülecek miyim? Neyse konuyu dağıtmaya gerek yok. Aklım bu sefer de 'vicdan azabı' na takıldı. Düşünce özgürlüğünün kısıtlanması cümlesi kadar saçma geliyor bana. Düşünce değildir o ifadedir. Vicdan azabı değildir o kendini rahatlatmaktır. Vicdanı olan insan, azab çekmez.
Bir insan vicdan azabı neden çeker? İçinde mutlaka tatsız bir durum vardır değil mi? Bu tatsız durum, kendine değil başkasına zarar verir. Eee canım benim o zaman neredeydi senin vicdanın diye sormazlar mı adama.
Dürüst olmak gerekirse kimse kimseyi düşünmüyor bu hayatta. Yaptığımız hataların yarattığı iç huzursuzluğu, birileri tamir etsin istiyoruz hepsi bu. Affedilmeye ihtiyacımız var çünkü. "Olur mu öyle şey, üzme sen kendini"..Tamam o zaman ohh bunu da atlattık demek istiyoruz. Bu bazen iç hesaplaşmalardan bazen de inançtan kaynaklı  hayıflanmalar oluyor. İnançtan kaynaklı diyorum. Çünkü 'ah' almaktan korkuyoruz. Hatta başımıza ne gelirse hep eskiden kimi kırdım diye düşünüp, hırpalanıyoruz. Hani sanki hayatımızda bir hata yapmışız gibi. Oysa hala üzmeye, kırmaya, yaralamaya devam ediyoruz. Daha çirkin biçimde hem de. Yapılan iyilikler de öyle değil mi artık. İyilik denilen şeyin bir iç sızlama sonucu mu yapıyoruz yoksa cennete gitmek için mi? Hani bana ne ya sen açsan, soğuktan üşümüş ama para kazanmak zorunda kalan küçük çocuk. Herkesi ben mi düşüncem he! Ama al şu parayı bakayım, Allah görmüştür. İnşallah cennete gideceğim amin...Sorgulamadan yapmalı iyiliği, güzelliği .Çıkarsız, hesapsız olan her şey beyaz. Cenneti değil o çocuğu düşün sen. Tebessüm yarattın mı suratında o miniğin? Kalbin ferahladı mı? O zaman bırak gerisini be amcaaaa

26 Eylül 2012 Çarşamba

ÜSLUB..

Kim sorarsanız herkesin iyi kötü tanımı,kendini ifade etme tarzı gibi bir cümle duyarsınız..Peki neden o zaman sürekli yanlış anlaşılıyoruz.Kendimizi tanımıyoruz ya da tanımak için çaba sarf etmiyoruz.Önümüze ne gelirse yiyoruz.Bunun üstüne başkalarını tanımak için hele hiç uğraşmıyoruz.Ortaya çıkan sonuç ise yanlış anlaşılmalar,ön yargılar,karalamalar.. bu böyle gider.Öncelikle en sıkıntılı olduğumuz konu;teşekkür etmek ve özür dilemek.Aman Tanrım!O nasıl bir şeydir.Nasıl zor,nasıl sıkıntılı iki cümle.Söylersek boğulacak gibiyiz.Haksızlığa kim sorarsa tahammülümüz yok ama haksız olduğumuzu da asla kabullenemiyoruz.Bir de bunu durumu marifetmiş gibi ''ben asla özür dilemem''diyen insanlar var.Hangi kategoriye giriyorlar çözemedim.Açıkçası çözmek için de uğraşmadım.Demek erdemli olmak istemiyoruz.Hani özür dilemek büyüklük göstergesi derler ya hep.Yok efendim büyüklük,güç daima başının dikine gitmek artık.Belkide bu hayat şartlarında bu tarz oyunlar gerekiyordur.Benim kafam pek basmıyor ama haksız da olsa olay,durum ne olursa olsun sizi haklı olduğuna inandırmak gibi stratejiler geliştiriyorlar.Ama en vahimi de işe yarıyor.Evet evet gerçekten yarıyor.Teşekkür etmek ise özür dilemek kadar çok sancılı bir süreç olmasa da eh onun da kendine göre bizi sıkıntıya soktuğu zamanlar var.Bir iyilik,hoşluk gördüğümüzde onu hemen ''onun da çıkarı var canım''cümlesiyle tamamlıyoruz.Teşekkür hak getire.Hani göstermelik olsun diye ağzımızdan çıksa da minnet duygusu olmuyor artık içinde.Unutulmuş,tüketilmiş gibi...Bir de yüksek sesle konuşma.Ses tonu hep o ayarda.Hoş sohbet edemiyorsunuz artık insanlarla.Alttan alta ikna etme çabası var çünkü.Bende korku yaratıyor bu tarz ses tonları.Dövecek herhalde,hırs yapmış,bağırarak yolunu mu yapıyor nedir diye düşünmekten kendimi alamıyorum.Belki anlatılanlar çok yararlı,kayda değer şeyler ama üslub o kadar yanlış ki kendini dinlettiremiyor.Bu ne kadar kötü bir şey.Böyle bir insanın kaç tane arkadaşı olabilir ki?Hiç dostu var mıdır?Vallahi böyle insanlarla oturunca ne içtiğim çaydan bir şey anlıyorum ne de gittiğimiz yere göre deniz kokusu,güzel hava falan filan o gün ölüyor benim için.Çöpe atılmıış bir gün gibi geliyor bana.Hayatın yoruculuğu insanlarda bir agresiflik yaratıyor olabilir ama kişi kendinden sapmamalı.Bir anlık öfke,üslub değişmesi,kalp kırma,özür dilememe,teşekkürün hiç akla gelmemesi...Birleştir,buyurunuz;''İnsanlıktan çıktık'' hayırlısı olsun.

21 Eylül 2012 Cuma

Çok sevdim: “Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.”

20 Eylül 2012 Perşembe

Haruki Murakami'den:

Bir Buz Adamla evlendim. Onunla ilk kez, kayak merkezindeki bir otelde karşılaştım, zaten Buz Adamla karşılaşmak için en uygun yer bir kayak merkezi olsa gerek.Otelin lobisi kendi hallerinde eğlenen genç insanlarla doluydu ama Buz Adam, şöminenin en uzak köşesinde tek başına oturmuş sessizce kitap okuyordu. Öğlene doğru olmasına rağmen kış sabahının soğuk güneş ışığı kıpırdaşıyordu hala.

“Bak, şuradaki bir Buz Adam” diye fısıldadı arkadaşım.

O ana dek Buz Adamın ne olduğuna dair bir fikrim bile yoktu. Arkadaşımın da yoktu gerçi.
Buzdan yapılmış olmalı ki, o yüzden Buz Adam diyorlar diye devam etti ciddi bir ifadeyle arkadaşım; sanki bir hayaletten ya da bulaşıcı hastalıktan bahsediyor gibiydi.

Buz Adam uzun boylu idi, genç görüntüsüne rağmen, diken gibi duran kalın saçlarına serpili aklar erimemiş kar tanecikleri görüntüsündeydi. Elmacık kemikleri buz tutmuş taşlar gibi oldukça belirgin, parmakları hiç erimeyen donla kaplı gibiydi. Yine de Buz Adam sıradan bir insanı andırıyordu. Yakışıklı denemezdi ama çekici bir tip olabilirdi nasıl gördüğünüze bağlı olarak. Her şeye rağmen bildiğim tek şey ondaki bir şeyin beni kalbimden bağladığı idi; her şeyden çok gözlerindeki bir şeyin. Bakışları tıpkı kış sabahları buz sarkıtları arasından geçen ışık gibi sessiz ve saydamdı. Yapay bir bedenin tek yaşam pırıltısı bu bakışlardı.

Orada, uzak bir köşeden, durup bir süre izledim Buz Adamı. Kafasını kaldırıp bakmadı. Öylece, kıpırdamadan oturup, sanki etrafında kimse yokmuş gibi kitabını okumaya devam etti.

Ertesi sabah aynı yerde ve yine önceki gibi kitap okuyordu. Öğle yemeği için restorana gittiğimde, akşam arkadaşlarla kayaktan döndüğümde, o, hala orada, bakışları aynı kitabın sayfaları üzerindeydi. Ertesi günde değişen bir şey yoktu. Güneş batıp gecenin geç saatleri geldiğinde pencereden seyredilen sessiz bir kış manzarası gibi hala oturuyordu koltuğunda.

Dördüncü günün öğle sonrası, kayağa gitmemek için birkaç bahane uydurdum. Otelde tek başımaydım, lobide dolaştım biraz, hayalet kasaba gibi bomboştu. İçerdeki hava sıcak ve nemliydi, insanların ayakkabıları ile getirdiği kar şöminenin önünde eriyip içeriyi tuhaf bir kar kokusu ile kaplıyordu. Dışarıyı seyrettim, bir iki gazeteyi karıştırdım ve tüm cesaretimi toplayıp Buz Adama doğru yürüdüm ve onunla konuştum.

Eğer konuşmak için iyi bir nedenim yoksa yabancı birisiyle konuşurken utanırım, zaten çoğu zamanda tanımadığım insanlarla konuşmam. Ama neden bilmiyorum, buzadamla konuşmak zorunluluğu içinde hissettim kendimi. Oteldeki son gecemdi ve içimden bir ses bu şansımı da kullanmazsam bir daha onunla hiç karşılaşamayacağımı söylüyordu.

“Kayak kaymıyor musunuz?” diye olabildiğince sıradan bir şekilde sordum.

Yavaşça başını, sanki uzakta bir gürültü duymuş gibi, benden yana çevirdi ve o bakışlarla bana baktı. Hafifçe başını salladı. “Ben kayak kaymam.” dedi. “ Burada böyle oturur, kitap okuyup karı seyrederim.” Sözcükleri tıpkı çizgi romanlardaki konuşma balonları gibi havada beyaz bulutlar gibi duruyordu. Havada asılı duran bu sözcükleri don tutmuş parmağı ile dağıtana kadar inanın görebiliyordum.

Nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum. Yüzüm kızarmış bir şekilde öylece durdum. Gözlerime baktı ve hafifçe gülümsedi.
“Oturmak ister misin?” dedi. “Beni merak ediyorsun , değil mi? Buz Adam nasıl bir şey bilmek istiyorsun.” Sonra da güldü. “Rahat ol, endişelenecek gerek yok. Sırf benimle konuştuğun için üşütmezsin.”
Lobinin köşesindeki divanda yan yana oturup camdan dışarıdaki dans ederek düşen kar taneciklerini seyrettik. Ben sıcak bir çukulata ısmarlayıp içtim; buz adam ise hiçbir bir şey istemedi. Sohbet etmekte benden bile iyi olduğu söylenemezdi. Sadece bu değil, konuşacak ortak bir konu bile bulamadık aslında. Başta biraz havalar hakkında konuştuk. Sonra da otel hakkında. “Burada tek başınıza mısınız?” diye sordum.

“Evet” dedi. Benim kayağı sevip sevmediğimi sordu. “Pek değil” dedim. “Sırf arkadaşlarımın ısrarı üzerine geldim. Aslında çok nadir kayarım.”

Bilmek istediğim çok şey vardı. Bedeni gerçekten buzdan mı oluşuyordu? Ne yerdi? Yazın nerede yaşardı? Ailesi var mıydı? Buna benzer şeyler. Ama, Buz Adam kendinden hiç bahsetmiyordu, ben de böyle kişisel soruları sormaya çekindim.

Tersine, Buz Adam benden bahsetti. Biliyorum, inanması zor ama, bir şekilde hakkımda her şeyi biliyordu. Ailemdeki kişileri, yaşımı, hoşladığım ve hoşlanmadığım şeyleri, sağlık durumumu, okuduğum okulu, görüştüğüm arkadaşlarımı hep biliyordu. Hatta uzun zaman önce başıma gelen ve çoktan unutmuş olduğum şeyleri bile bildi.

“İnanılır gibi değil” dedim çarpılmış halde. Yabancı birinin önünde çırılçıplak hissettim kendimi. “ Nasıl olur da hakkımda bu kadar şey bilebiliyorsunuz? İnsanların aklını mı okuyabiliyorsunuz?”

“Hayır, insanların aklını okuyamam, ya da buna benzer şeyleri bilemem. Sadece biliyorum.” dedi usulca. “ Sadece biliyorum Sanki buzun derinlerine bakıyormuşum gibi sana baktığımda da seninle ilgili şeyler net bir şekilde görünürleşiyor.”

“Geleceğimi görebiliyor musun?” diye sordum.

Yine usulca “Geleceği göremem.” dedi. “Gelecekle hiç ilgim de yoktur. Daha açık olmak gerekirse, gelecek diye bir kavram yoktur bende. Bu yüzden buzun geleceği olmaz. Sahip olduğu tek şey içine sakladığı geçmiştir. Buz sahip olduğu şeyleri sanki hala yaşıyorlarmış gibi çok temiz, canlı ve net bir şekilde muhafaza etme gücüne sahiptir. Buzun özü budur.” dedi.

“Ne güzel” dedim gülümseyerek. “Bunu duymak beni rahatlattı. Çünkü doğrusunu isterseniz geleceğimin nasıl olduğunu bilmeyi hiç istemem.”

Kente döndükten sonra da birkaç kez karşılaştık. Derken çıkmaya başladık. Gerçi ne sinemaya gidiyorduk ne de bir kafeye. Yemeğe bile çıkmadık. Buz Adam sözü edilmeyecek kadar az yemek yerdi. Bütün bunların yerine parkta bir banka oturur Buz Adamın kendisi dışında her şeyden konuşurduk.
“Bunun nedeni ne?” diye sormuştum bir seferinde “Niye hiç kendinden bahsetmiyorsun? Hakkında daha çok şey bilmek istiyorum. Nerede doğdun? Ailen nasıl kişiler? Nasıl oldu da bir Buz Adam oldun?”
Yüzüme bir zaman baktı ve ardından başını salladı. “ Bilmiyorum.” dedi usulca, beyaz sözcükleri havaya üfleyerek. “Başka her şeyin geçmişini biliyorum oysa. Ama benim bir geçmişim yok. Ne nerede doğduğumu, ne de ailemin nasıl kişiler olduğunu bilmiyorum.Bir ailem var mı onu bile bilmiyorum. Kaç yaşındayım bilmiyorum. Bir yaşım var mı, onu da bilmiyorum.”
Buz Adam karanlıkta bir aysberg kadar yalnızdı.
İşte bu Buz Adama sırılsıklam aşık olmuştum. Beni, sanki hiç geleceğim yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordu. Ben de karşılık olarak onu, hiç geçmişi yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordum. Derken evlilik hakkında konuşmaya başladık.
Daha yirmime yeni girmiştim ve Buz Adam gerçekten sevdiğim ilk kişiydi. O zamanlar bir Buz Adamı sevmek ne demek hayal bile edemiyordum. Aslında normal bir kişiye aşık olsaydım bile sanırım yine de aşk hakkında daha net bir fikrim olmazdı.
Annem ve ablam kesin bir şekilde bu evliliğe karşı çıktılar. “Evlenmek için daha çok gençsin” dediler. “Bunun yanında, hakkında tek bir şey bilmiyorsun. Nerede, ne zaman doğduğunu bile bilmiyorsun. Böyle biriyle evleneceğini akrabalarımıza nasıl anlatırız? Dahası, söz konusu kişi bir Buz Adam, ya ansızın erir giderse ne yapacaksın? Evlilik demek gerçek bir bağlılık demektir, bunu anlamıyorsun.”
Endişeleri gereksizdi aslında. Bir kere, Buz Adam gerçekte buzdan yapılmamıştı. Ne kadar sıcak olursa olsun erimesi diye bir şey söz konusu değil. Buz Adam denmesinin nedeni, bedenin buz kadar soğuk olması, ama buzdan yapılmış değil ki. Ve bu soğukluk, insanların sıcaklığını alan türden soğukluk da değil.
Sonunda evlendik. Kimse evliliğimizi kutsamadı, arkadaşlarımız, akrabalarımız sevinmedi. Tören yapmadık, karısı olarak adımı onun nüfus kütüğüne kayıt ettirmeye sıra geldiğinde kaydının olmadığını gördük. Biz de, ikimiz, kendi kendimizi evli kıldık. Küçük bir pasta alıp yedik. Sade düğün törenimiz buydu.
Küçük bir daire kiraladık, Buz Adam et deposunda çalışıp geçimimizi sağlamaya başladı. Ne kadar soğuk olursa olsun fark etmezdi onun için ve ne kadar çok çalışırsa çalışsın hiç yorulmazdı. İşvereni bundan çok memnundu ve ona diğer işçilerinden daha çok para veriyordu. İkimiz, kimseyi rahatsız etmeden, kimsece rahatsız edilmeden mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyorduk.
Buz Adam benimle seviştiği zaman gözümün önüne bir yerlerde yalnızlık içinde varolduğundan emin olduğum bir buz parçası geliyordu. Buz Adamın bu buz parçasının nerede olduğunu bildiğini sanıyordum. Taş sertliğinde donmuştu, o kadar sert ki daha sert bir şey düşünemiyordum. Dünyadaki en büyük buz parçasıydı.Uzaklarda bir yerdeydi; ve Buz Adam bu buz parçasının hatıralarını bana ve dünyaya ulaştırıyordu. İlk seviştiğimizde aklım karıştı. Ama daha sonra alıştım buna. Hatta onunla sevişmekten hoşlanmaya başladım. Geceleri, sessizce içinde dünyanın yüz milyonlarca yıllının geçmişini barındıran o büyük buz parçasını bölüştük.
Evliliğimizin sözü edilebilecek hiçbir sorunu yoktu. Birbirimizi tutkuyla sevdik ve aramıza hiçbir şey girmedi. Bir çocuğumuz olsun istiyorduk ama pek de mümkün görünmüyordu. İnsan geni ile Buz Adam geni kolayca uyuşmadı. Biraz da çocuğumuz olmadığı için bolca boş zamanın vardı. Sabahtan tüm ev işlerini bitiriyor, geriye gün boyunca yapacak bir şey kalmıyordu. Konuşacak, dışarıya çıkacak bir arkadaşım yoktu, komşularımla da hiç ilişkim olmadı. Annem ve ablam Buz Adamla evlendiğim için hala bana kızgındılar, beni görmek adına hiçbir adım atmadılar. Aylar geçmesine rağmen, etrafımızdaki insanlar zaman zaman onunla konuşmaya başlamış olsalarda, kalplerinin derinlerinde ne onu ne de onunla evlenmiş beni hala kabullenemiyorlardı. Onlardan farklıydık ve üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin aramızda bir ilişki kurulamıyordu.
Buz Adam işteyken, evde tek başıma oturuyor, kitap okuyor, müzik dinliyordum. Evde oturmayı yine de tercih ediyordum, yalnız kalmaya aldırmıyordum.Ama gençtim ve hergün aynı şeyleri yapmak giderek beni rahatsız etmeye başladı. Rahatsız eden can sıkıntısı değil, tekrarlayışlardı.
Bu yüzden bir gün Buz Adama “ Bir yerlere bir geziye çıkmaya ne dersin, değişiklik olur hem?” diye sordum.
“Geziye mi?” dedi. Gözlerini kısıp bana baktı. “ Niye çıkacakmışız ki? Burada benimle olmaktan mutlu değil misin?” dedi.
“Ondan değil” dedim. “Mutluyum.Ama canım sıkılıyor. Uzak bir yerlere gitmek ve daha önce görmediğim şeyler görmek istiyorm. Bir hava değişiliği yaşamak istiyorum.Anlıyor musun? Ayrıca, balayına bile çıkmadık. Biraz birikmiş paramız var, zaten yıllık iznin de yaklaşıyor. Biraz uzaklaşıp, kafamızı dinlemenin tam zamanı değil mi sence?”
Soğuk bir iç geçirdi Buz Adam, havada kristalleşip, tınladı içgeçirişi. Uzun parmaklarını dizlerinin üstünde sıktı. “Pekala, madem bu kadar çok istiyorsun, hiç itirazım yok. Eğer seni mutlu edecekse istediğin yere gitmeye varım. Peki nereye gitmek istediğini biliyor musun?”
“Güney Kutbu’nu görmeye ne dersin?” dedim. Güney Kutbu’nu söyledim çünkü buzadamın soğuk bir yerlere gitmek hoşuna gider diye düşünüyordum. Dürüst olmak gerekirse, ben de hep oraya seyahat etmek istemişimdir. Yakalı bir kürk giymek, penguen sürülerini ve kutbun havasını görmek istemişimdir hep.
Bunu duyduktan sonra, kocam gözünü bile kıpırdatmadan gözlerimin içine öyle bir baktı ki, sanki buz sarkıtları gözlerimden başımın arkasına kadar delip geçiyormuş gibi hissettim.Bir zaman sessiz kaldı ve sonunda ışıldayan bir sesle: “Pekala, eğer isteğin buysa, tamam, Güney Kutbu’na gidelim. Gerçekten istediğinin bu olduğuna eminsin, değil mi?” dedi.
Hemen yanıt veremedim. Buz Adam’ın bakışları beni uyuşturacak denli beynimin içindeydi. Sonunda başımı sallayabildim.
Zaman geçtikçe nedense, Güney Kutbuna gitmek fikrini açtığımdan dolayı yavaş yavaş pişman olmaya başladım. Niye, bilmiyorum, bana öyle geliyordu ki, ‘Güney Kutbu’ der demez kocamın içinde bir şeyler değişmişti. Gözleri sertleşti, soluğu iyice beyazlaştı ve parmakları daha bir buzlandı. Artık benimle fazla konuşmuyordu ve yemek yemeyi tamamen bıraktı. Tüm bunlar beni korkutuyordu.
Yola çıkmaya beş gün kala cesaretimi topladım ve “ Güney Kutbu gezisini unutalım” dedim. “Şimdi düşünüyorum da, orası sağlığımızı bozacak kadar soğuk olacak. Onun yerine şöyle sıradan bir yere gitmemiz daha mantıklı. Avrupa’ya ne dersin? İspanya’ya gidip gerçek bir tatil yapalım. Şarap içer, paella yer, boğa güreşlerini seyredebiliriz, ya da bunun gibi şeyler.”
Ama kocam anlattıklarımı dinlemiyordu. Birkaç dakika boşluğa baktı öylece. Ardından da, “ Hayır, hele İspanya’ya tamamen hayır. İspanya benim için çok sıcak. Çok tozlu, yemekleri de fazla baharatlı. Ayrıca, ben Güney Kutbu için biletleri aldım bile. Senin için kürk ve yünlü botlar da aldık. Bütün bunlar boşa gidemez. Bu kadar hazırlıktan sonra gitmemezlik edemeyiz.” dedi.
Gerçek şu ki; korkmuştum. Sezgilerim bana eğer Güney Kutbu’na gidersek bir daha düzeltemeyeceğimiz bir şeyler olacağını söylüyordu. O korkunç düşü defalarca görüyordum. Hep aynı düştü: Yürüyüşe çıkıyor ve buzda açılmış büyük bir çukura düşüyordum. Kimse bulamıyordu beni ve donmaya başlıyordum. Buzun içinde kısılı kalmış öylece gökyüzüne bakıyordum. Bilincim yerindeydi ama hareket edemiyordum, parmağım bile oynamıyordu. Yavaş yavaş bir geçmiş olmaya başladığımı fark ediyordum. İnsanlar bana, yani dönüşmüş olduğum şey her neyse, baktıkça geçmişe bakıyorlardı. Ben onlardan geriye doğru uzaklaşan bir görüntüydüm.
Bu düşten uyandığımda Buz Adamı yanımda uyurken buluyordum . Nefes almadan uyurdu hep, ölü bir adam gibi.
Ama Buz Adamı seviyordum. Ağlamaya başladım, gözyaşlarım yanaklarına akıp onu uyandırdı. Beni kollarına aldığında sadece “Kötü bir düş gördüm” dedim.
“Sadece kötü bir düştü.” dedi. “Düşler geçmişten gelir, gelecekten değil. Düşler seni değil, sen düşleri kuşatırsın. Anlıyor musun?” dedi.
“Evet” dedim ama yine de ikna olmamıştım .
Geziyi iptal ettirecek iyi bir bahane bulamadım ve sonunda ben ve kocam Güney Kutbu uçağına bindik. Hosteslerin ağzını bıçak açmıyordu. Pencereden dışarıyı seyretmek istedim ama bulutlar o kadar yoğundu ki, hiçbir şey göremiyordum. Bir zaman sonra, pencerem bir buz tabakası ile kaplanmıştı. Kocam sessizce kitabını okuyordu. Tatile gidiyor olmanın heyecanını duymuyordum. Bir süreçten geçiyor ve çoktan kararlaştırılmış şeyleri yapıyordum.
Uçağın merdivenlerinden inip Güney Kutbu’na adım attığımızda kocamın bedeninin sendelediğini hissettim. Göz açıp kapayıncaya dek sürmüştü bu sendeleme, yarım saniye kadar, yüz ifadesinde bir değişiklik olmamıştı, ama ben bu olayı görebilmiştim.Buz Adamın içinde bir yerlerde gizli, şiddetlice bir şeyler sarsılmıştı. Durdu ve gökyüzüne baktı, ardından da ellerine.Derin bir soluk aldı. Sonra bana baktı ve anlamlı bir şekilde güldü. “Gelip gezmek istediğin yer burası mıydı?” dedi.
“Evet” dedim. “Burası.”
Güney Kutbu umduğumdan öte yalnız bir yerdi. Hemen hemen yaşayan kimse yoktu. Küçük, özelliği olmayan bir kasaba, kasabanın da yine tabiî ki herhangi bir özelliği olmayan küçük bir oteli vardı. Güney Kutbu turist güzargahı değildi. Bir tane bile penguen yoktu. Güney Kutbun o ünlü ışıklarını göremiyordum. Ne ağaçlar vardı, ne çiçekler, ne de bir nehir veya su birikintisi. Gittiğim heryerde buz vardı sadece. Gözümün örebildiği heryer uzadıkça uzayan bomboş bir buz tabakası idi.
Kocam ise oradan oraya sanki hiç yeterli değilmiş gibi heyecanla yürüdü durdu. Yerel dili çok çabuk öğrendi ve kasaba halkıyla hep sert bir çığ gürültüsü sesiyle konuşuyordu. Onlarla ciddi bir yüz ifadesiyle saatlerce ne hakkında olduğunu bilmediğim şeyler konuştu. Kocamın beni yüzüstü bıraktığını, kendi başımın çaresine kendim bakmam gerektiğini hissediyordum.
Orada, o kalın buzla çevrili dilsiz dünyada sonunda tüm gücümü kaybettim. Azar azar, kaybettikçe kaybettim. Sonunda, kızgın olacak gücü bile artık bulamadım kendimde. Sanki duygularımın pusulasını bir yerlerde kaybetmiştim.İçine düştüğüm yolu, zamanın akışını ve var olduğum hissini tamamen kaybetmiştim. Bunun ne zaman başladığını ne zaman bittiğini bilmiyorum fakat bilincim tekrar yerine geldiğinde sonsuz bir kışın tüm renkleri sildiği bir buz dünyasında yalnızlık içinde tek başına kapatılmıştım.
Duyumlarımın çoğunu yitirmeme rağmen bu kadarını hala biliyordum. Güney Kutbundaki kocam eski Buz Adam değildi.Beni her zamanki gibi kolluyor ve benimle kibarca konuşuyordu. Diyebilirim ki, bana söylediği her şeyi gerçekten kastederek söylüyordu. Ama şunu da biliyorum ki; o, kayak merkezinde otelde karşılaştığım Buz Adam değildi artık.
Bunu herhangi birine anlatabilmem olanaksız görünüyordu. Güney Kutbundaki herkes ondan hoşlanıyordu ama benim söylediğim tek bir sözcüğü bile anlamıyorlardı. Beyaz soluklarını üflüyorlar, şakalaşıyolar, tartışıyorlar, kendi dillerinde şarkılar söylüyorlar, bense odamızda tek başıma oturup, aylar öncesinden açmayacakmış gibi görünen kapalı gökyüzüne bakıyordum. Bizi getiren uçak gideli çok olmuştu ve kısa bir süre sonra pist kalın bir buz tabakası ile kaplanmıştı, tıpkı kalbim gibi.
“Kış geldi” dedi kocam. “Uzun bir kış olacak ve artık ne bir uçak gelir ne de bir gemi. Her şey dondu. Görünen o ki, gelecek bahara kadar burada kalmak zorunda kalacağız.”
Güney Kutbu’na gelişimizden yaklaşık üç ay sonra hamile olduğumu fark ettim.Doğuracağım çocuğun küçük bir Buz Adam olacağını biliyordum. Rahmim donmuştu, amniyotik sıvım kar suyu gibiydi. İçimdeki soğukluğunu hissedebiliyordum. Çocuğumun buz parçası gözleri ve buz kaplı parmakları olacaktı, tıpkı babası gibi. Ve ailemiz bir daha Güney Kutbu dışında bir yere asla ayak basmayacaktı. Sonsuz geçmiş, tüm akıl sır erdirişlerin ötesinde bizi kendine hapsetmişti. Bundan asla kurtulamayacaktık.
Artık içimde kalp diye bir şey nerdeyse kalmadı. Sıcaklığım çok uzaklara gitti. Bazen bir zamanlar böyle bir sıcaklığın olduğunu bile unutuyorum. Bu yerde dünyadaki herkesten daha yalnızım. Ağladığım zamanlar Buz Adam yanaklarımı öpüyor ve gözyaşlarım buza dönüşüyor. O buza dönen bu gözyaşlarını alıyor ve diline koyuyor. “Bak, seni ne kadar çok seviyorum” diyor. Gerçeği söylüyor. Fakat olmayan bir yerden içeri dolan bir rüzgâr onun beyaz sözlerini geriye, geçmişin içine süpürüyor.

- Haruki Murakami