27 Eylül 2016 Salı

Karşılaşmak

Ölümü unutarak yaşayan insanlar ne güzeller. Ben hiç beceremedim. Haliyle sevmeyi de. Ya ölürsek diye diye sevmekten korktum hayatım boyunca. Ama o işler öyle olmuyormuş. En sevdiği renk mor olan bir kadın sevdim zamanında. Şimdi bir hurdacıyım ve bu bahanem. 

Sokakları onu bulmak için geziyorum oysaki. Yapabileceğim başka bir meslek yoktu bir de. Yani diğer bir sebebi de buydu. Yaşamın bize sunduğu ödül çok farklıydı Nilgün ile. O hala mahalle kavramını yitirmeyen tatlı bir yerde yaşıyordu. İçten mi desem samimi mi bilemedim. Bir keresinde geç vakit evine bırakmıştım. 

Kenarda yaşlı bir adam, çevresi bira şişeleriyle doluydu. "Ooo Nilgün ablam hoş geldin. Çabuk çabuk baban bakkalda eve henüz girmedi. O gitmeden eve gir. Ben para bira parası ister oyalarım onu" demişti. Nilgün'ün cevabı ise "eyvallah Orhan abi" oldu. 

İlk defa bir kadından eyvallah lafını işitmiştim. Daha bir sevdim o gün Nilgün'ü. Ben ise her hafta sonunu farklı bir ülkede geçiren, babasının parasını esirgemediği yaşamı bir gün yaşlanacağız ve enerjimiz kalmayacak nasılsa diye geçiren biriydim. 

Nilgün farklı gelmişti. Nasılsa sıkılırım, bir süre sonra sıkılacağımı sanıyordum. Hatta bundan o kadar emindim ki sevmekten korkmak gibi bir derdim olmadı. Saldım kendimi öyle gelişigüzel. Meğer insan böyle böyle birine bağlanıyormuş. 

Hayatımın içinde kocaman bir yeri oldu. Arkadaşlarım onu benden daha çok sevmeye başladı desem abartmış olmam. Ona garip bir güven duyuyordum. En son çocukluğumda yaşamıştım böyle bir güveni. Annemin kollarında gibiydim onunlayken. Sanki kıyamet kopsa onun yanında olduğum için kurtulabilecek gibi, melek gibi... Sonra şey oldu bir keresinde;

- Okan?

- Ne işin var burada?

- Yıllar sonra böyle mi teşekkür ediyorsun? Bir işim olması gerekmiyor, sokağın ortasındayız farkındaysan. 

- İyi işine bak o zaman.

- Seneler sonra eskilerden birini görüp öylece yoluna devam mı edeceksin.

- Derdin ne Cihan Allah aşkına sabah sabah.

- Belki bir kahve? Hadi ama bakma öyle. Eski dosttan düşman olmaz.

- Ee ne konuşmak istiyorsun?

- İnsan alışkanlıklarından vazgeçemiyor galiba. Hala kahveyi filtresiz içiyorsun. Birayı da filtresiz içerdin.

- Gerçekten ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum ama sırf merakımdan teklifini kabul ettim. Ancak eskilerden bahsedeceksek kalksam iyi olur.

- Eski ancak eskir. Yapabileceği tek şey bu. Belki o yüzden hurdacılık yapıyorsun. Aldım haberlerini. Sen de biliyorsunki geçmişi yok edemeyiz. O zaman şu puzzle'ı tamamlasak hiç fena olmaz. O gün dinlemeden gittin. Bir daha hiçbirimiz seni görmedik. Ne seni ne Nilgün'ü...

- Ne bok yediğiniz umurumda değil. Bana gelmiş iftiraya maruz kalan insanlar gibi "aslında duydupun gibi değil" naraları atacak durumda değilsin şu anda. Gördüğüm belli, yaşanan belli. Amacın af dilemekse. Tamam affettim gitti, benden bu kadar.

- Okan senden özür dileyen yok. Sadece bilmen gereken şu ki. Ben Nilgün'e senden önce tutuldum. Bizim ofisin karşısında bir kafe var ya. Nilgün her gün oraya saat 14.00 gibi gelirdi. Aylarca onu izlemiştim. Bilirsin ben bu konularda pek cesaretli biri değilimdir. Konuşamadım hiç onunla, izlemek de çok güzeldi zaten. 

Öğle aralarında ofise yemek söylemeye başlamıştım sırf onu izlemek için. Her gün aynı kısa filmi izliyordum halbuki ama insan hiç mi sıkılmaz ya. Öyle güzeldi ki. Sonra bir gün karşıma dikildiniz. Senden nefret ettiğim kadar şu hayatta hiçbir şeyden bu kadar tiksinmedim. 

Resmen öldürmek istiyordum seni. Geceleri uyku tutmamaya başladı. Sürekli sizi sevişirken görüyordum. Gözlerimi kapatmak bana kabustan başka bir şey vermemeye başladı. Önce alkolün bokunu çıkardım. Bok boku çıkardı. 

Uyuşturucusuydu karısıydı kızıydı derken. Zaten dipteydim iyice batayım dedim. İnsanın kalbi bir kere pislendi mi içinde biriktirdiği her şey ekşiyor anlıyor musun? Nilgün o gün babasıyla kavga etmişti. Sen de biliyorsun ailevi durumlarını zaten. Kıza bir sürü hakaret etmiş. Sırf ikiniz tatile gideceksiniz diye arkadaşlarla Datça'ya gidiyoruz mu ne demiş. 

Kıza demediğini bırakmamış. Yanında zayıf görünmemek için sana anlatamıyordu. Beni aradı, ben de eve çağırdım. Biraz alkol biraz ot iyice sakinleşti. Gerçi hepsini abartmıştık. Gözlerinde gördüm onu. O gün kötülük yapmak istiyordu. İyi biri olmaktan sıkıldığını gördüm. Okan, her kadının içinde bir melek, bir anne, bir şeytan, bir de orospu vardır. 

Sen hangisini çıkartmak istiyorsan onu alırsın. Sen bir melek istedin onu aldın ama ben orospuyu da şeytanı da istedim, aldım. Hiç sordun mu ona senin orospun olmak ister miydi sence? Belki onu da çıkartsaydın o gün bunlar olmayacaktı. Ama anahtarımı sana verdiğimi tamamen aklımdan çıkartmışım. 

Gerçekten özellikle yaptığım bir şey değildi. Sen o gün bizi o şekilde görmüş olmasaydın bunların hiçbirini hiçbir zaman öğrenemeyecektin. Sonra ne olacaktı biliyor musun? Nilgün vicdan azabına dayanamayıp sana hiçbir şey söylemeden hayatından çıkıp gidecekti. Neden neden neden diye diye kendini parçalayacaktın. 

- Şimdi durumum daha mı iyi yani?

- En azından neyin ne olduğunu biliyorsun. Bunların hepsi hayatına çekidüzen vermek için yeterli bir sebep. Babanın yanına git. Bildiğin işi yapmaya devam et. Kısacası toparlan artık. 

Onlara bunu yapmaya hakkın yok. Ne bileyim her şeyi baştan al mesela. Hafta sonları yine ufak kaçamaklar yap. Seyahat sağlıklı bir aktivite. Sana iyi gelecektir, herkese iyi gelir.

- Git buradan.

- Pekala gidiyorum ama bunları iyice düşün. Herkes için en çok kendin için en hayırlısı bu.

Cihan gittikten sonra eve geçtim. Hurdacılıktan kazandığım üç kuruşla kendime iki şişe bira aldım. Sonbahar acayip bir mevsim. Başlangıçlar ve sonlar için ideal bir dönem. O şarkıların da gözü kör olsun.

19 Eylül 2016 Pazartesi

Kabullenmek

Sonbahar baştan hüzünlüdür. Öyle alıştırdı bizi yağmurlar. Kızılın da suçu var elbet, olmaz mı... Ama bütün suçu üstlenmişti gece. Aldım karşıma konuştum bir gün. Dedim, ben bütün kötü haberleri sabaha karşı aldım. "Tüm kabahati kendinde arama artık" dedim. "Sen sabaha karşı doğmadın mı?" dedi bana. Ne doğumlar gördüm ben, gün ışığıyla beklenmeyen mucizeler onlar.

Aslında biraz tasarlasan istediğin kıvama getirebilirsin yarını. Ölüm sonraki iş. Yine de sen her yeni güne umutla bak. Çok da abartma, hayat ölçüt işi. Bir kıvamın olsun yaşarken. Nasılsa hiçbir gerçek biz çocuk düşlerimizin önüne geçemedi.

Sen bir mucizesin bu yeryüzünde. Kıymetini bil. Gerçi bazen anne babalara da kızmıyor değilim. Büyüyünce mucizelerinden mucize bekliyorlar. Bir kuş gördüm pencerenin önünde. "Tam intihar edeceğim uçasım geliyor" dedi bana. Ben daha şanslıymışım öyle söyledi. Yüzüyorsun, koşuyorsun, oturuyorsun, yürüyorsun. Yani gözün bir benim uçmamda mı kaldı? Doyumsuzsunuz siz, insanların hepsi böyle.

Utandım sonra hemen kapadım pencereyi. Yürüdüm biraz, bir çocuk gördüm. Adı Zeynep. Zaten adı Zeynep ise kayınım bir kaynıyor. Hiç de tanıdığım biri yok oysaki o isimle. Ama herkes ona Zeliş diyormuş. Elinde bir sürü pamuk şeker. Pek iş yapamamış anlaşılan. Yine de yorulmuş, balık ekmek yiyor. Yarısını da martılara atıyor.

Biraz sohbet ediyoruz. Kalbi de aynı deniz gibi. Gözleri ışıl ışıl böyle ama suratı çok sarı. Hani çelimsiz derler ya tipi de öyle. Sıradan çocuklara da benzemiyor. Kötü kalpli yetişkinin o içinde biriktirdiği ekşiyen ruhuna da... Daha ne kadar mezarlığa gitmemek için kendime bahaneler üretebilirim, ya da oyalanabilirim bilmiyorum. Her bayram sabahı namaza gitmiyorum diye babamla tartışmaktan da bıktım. Bir de şu mezar ziyareti işi çıktı başımıza.

Oysa anneannemi en çok ben severdim. Onun da en sevdiği torunu bendim zaten. Kulağıma fısıldardı hep. Her gittiğimizde kuzenlerimle bana bir poşet dolusu çikolata alırdı. Sonra yanına çağırır; "Bak bu en güzelinden" deyip cebime atardı. Beni kayırmasından içten içe memnun kalırdım. Anneannem sayesinde kendimi her zaman özel hissederdim.

Bir gün müstakil evinin merdivenlerinden düştü. Ayağı kırıldıktan sonra gerisi geldi. Şeker hastalığı, alzheimer derken kendini bir daha toparlayamadı. Annemle birlikte sekiz kardeş olan teyzemlerin hiçbiri anneanneme bakmaya yanaşmadı. Kimsesizler gibi öldürdüler onu. Evet öldürdüler! Ona bakabilselerdi belki de yaşayacaktı.

En azından ölü bedeninde hani o "yüzü güleç gitti" lafı vardır ya. Sanki uykuya dalmış gibidir bazı ölüler. Ha işte anneannem hiç öyle değildi. Annemi de babamı da teyzemleri de hiç affetmedim. Bu yüzden hepsine inceden inceye kin bile besliyorum. Lakin ne hikmetse bu bayramlarda mezar ziyareti işine takıklar.

Bana çok tuhaf geliyor. Yani sağlığında hani utanmasalar sokağa atacak duruma gelip de bayram olduğu vakit, hepsinin anlaşıp mezarlığa gitmeleri... Yok çiçek sulamalar, mermer taşı eskimişmiş, bakımsızmıymış acaba? Bir keresinde içimden dediğimi sandığım şeyi yanlışlıkla sesli söyledim de ne terbiyesizliğim kaldı ne saygısızlığım.

"İşiniz gücünüz şekilcilik" deyivermişim ben de anlamadım. Gerçi diğer taraftan artık beni götürmezler diye iyi yanından baksam da her bayram sabahı klişe kavgalarımız haline gelmekten benim dışımda kimsenin sıkıldığı yok. Kardeşimi de özledim zaten. Eşşeoğlusu hiç aramıyor da. Yurt dışına okumaya gitti hasbam. Erasmus meramus bir şeyler anlattı da kafam basmıyor pek.

Son senesinde gitti hem de. Sanırım orada yaşayacak. Beni bir tek anlayan oydu artık onunla da konuşamıyoruz. İnsanın kardeşi olunca evladı gibi oluyor. Aklım sürekli onda. Anneme sordum geçen. "Bizim it seni arıyor mu?" diye. Kadın menopoza girdi galiba. Yeter de yeter diye diye saatlerce ağladı başımda. Elindeki vazoyu eline aldığı gibi bizim taksiti bitmemiş televizyon camına atıverdi.

Üç yıldır aynı soruyu soruyormuşum. "Kabullen" artık dedi. Ne demek istediğini de anlamadım. Annem anlaşılması zor kadın. Babam ondan beter. Ne meraklısınız her şeyi kabullenmeye. O aramıyor ama dur ben gideyim yanına. Börek filan yap, ıspanaklı var ya bir tane. Çok sever onu dedim. Annem yine kızdı. Ağlama krizleri filan bir görcen. Neyse ben pastaneden alır annem yaptı diye kandırırım bizim sıpayı.