30 Ocak 2015 Cuma

Okumaman Dileğiyle, Utanırım

Güzel bir cümle okudum bugün. "Kendinize ait bir oda edinin ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın." Tebessüm ettim, başladım yazmaya. İlham kaynağımsın ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceksin. Bu yazıyı okumayacağına da adım kadar eminim. 

O zaman da bloğum olduğunu bilmene rağmen okumamıştın. Ki "Okurum" yazdığını çok iyi hatırlıyorum. Yazdığını evet, an ya da anı her neyse bunları biriktirecek kadar çok zamanımız olmadı seninle. Senin tercihin idi ne yapayım yani. Yakana yapışacak halim yok ya. 

Gerçi yapışırdım da ama sıkılgansın sen. Kaçardın hemen, nitekim kaçtın ama bunu çok öncesinden tahmin eden biri olarak göt gibi kalmadık şükür. Olmuştur bir buçuk sene seni görmeyeli, senden haber almayalı, bilhassa seni hatırlamayalı."Nereden çıktı şimdi bu!" dersen, tesadüf işte. Hayatın diğer kıvrımlı hatları gibi bu sefer de şekil veren özne sen oldun.

Seni gördüğümde hissettiğim duyguyu dün gibi hatırlıyorum. Yalnız var ya hiç okumayacak olmandan dolayı nasıl pürüzsüzüm anlatamam. Neyse devam ediyorum. Daha yeni işe başlamıştım. Yeni değil ama uzun vadede en azından net maaş aldığım ilk işimdi. Uzun süre işsiz kalmıştım ben. Hem bile isteye hem de kafama uygun iş bulamamıştım. Biraz depresyonun da etkisi vardı tabi. İnsan ısrarla çaldığı her kapıdan götüm götüm geri dönünce bazen her şeyi bırakıverir.

İş bulduğumda tek hayalim bir konsere gitmekti. Üniversiteyi başka bir şehirde okuduğumdan İstanbul'un gece hayatına pek bir yabancıydım. İlk senin konserine gelmiştim. Bak bu da tesadüf. O yüzden seni unutmam mümkün değil. Maddi anlamda kendimi toparladıktan sonra konser için hemen para ayırdım kenara. Biraz aç kaldım ama değeceğine emindim. Nasıl heyecanlıydım bilsen. Hem de caz konserine gidecektim ilk defa. 

İnsan sana ait olsa renklerden gri olanını çıkarırdı galiba. Seni ilk gördüğümde böyle düşünmüştüm. Gökuşağına benziyordu halin. Başından ayak uçlarına kadar. Güzel bir adam da değildin halbuki, ama benim gözümden kendine baksan egodan ilk ölen insan olacağına yemin edebilirdim. İnsanın her baktığında içine sokarcasına kucaklayası gelir mi bir adamı?

Yine konuyu dağıttım değil mi? Devam ediyorum neyse. İşte başka bir sanatçı için gitmiştim aslında gözüm sana kaydı. Gitarcıları da hiç sevmem ha. "Akdeniz akşamları"ndan kalan kumsaldaki ergenleri hatırlatır bana. Küçümsediğimden değil sadece hayran kalmam mümkün değil ya da değildi. Seni izleyene kadar...Gitar çalmadan bahsetmiyorum yalnız. 

Senden bahsediyorum, konu senin yeteneğin değil ruhun. Tavrını hemen söyleyeyim (hiç aklımdan çıkmıyor ki), "Ben eğleniyorum. İster dinlersin ister dinlemez. Sikimde değilsiniz hiçbiriniz. Ben bu kıvama gelene kadar hiçbiriniz yoktunuz. Ben kendimi eğlendiriyorum, seni değil. Beş dakika geç çıksam yuhlayan sen değil misin? Çok da seversin ama para verdiğin için seni eğlendirmek zorundayım. Sahneden çıkınca sosyal medyada ne kadar eğlendiğini insanlarla paylaşır, arkadaş arasında zil zurnaydı sahnede dersin"

Bir ileri bir geri giden, kafasını sallamadan duramayan, bir orada bir burada. "Bu adam ne kullanıyor acaba?" derdirten malum kişilik. O kadar güzel bir gece yaşatmıştın ki bana. İki yıldır evden çıkmıyordum ben. Çıkmaya kalktım aslında ama öyle çok zayıflamıştım ki o dönemde, çıksam da tüm kıyafetlerim üzerimde durmadığından her defasına vazgeçmiştim. 

Ruhuma güzellik katan birini nasıl önemsemem? Sonra hem meraktan hem de sosyal medyanın bana verdiği yetkiye dayanarak bir şekilde ulaştım sana. Amacım yüz yüze görüşmek değildi. Zaten yazamazdım da sana. İlk sen bir şeyler attın ortaya devamı geldi. Çok güzelsin ya, insanın aklına giriyorsun. Hani şeytan tüyünü sende unutmuş gibisinden

Seninle ilgili bir sürü hayaller kurdum mesela. Hiçbirini sana anlatamadım. Elmayı böler gibi yaşadığımızı düşündüm bir gün. Sonra paylaşmanın asaletini, üzerimizde ne kadar şık duracağını. Ardından bunları bilsen nasıl komik geleceğini. Bir iki itirafım oldu sana. Dalga geçeceğini biliyordum ya da öyle sandım. Geçmedin...

Aksine epey önemsedin dediklerimi. Belki vedam az üzmüştür seni. Üzmüş olsa sevinirdim biliyor musun. Valla azcık kıyısından yer etsem yeterdi. Ekmek ucu kadar olsa kafi. En güzel yanı ya belki hayatındaki anlamlı anlardan biri olurdu. Herkesin bir vicdan pusulası vardır. Senin de varmış bunu keşfettiğime çok emindim. Kendim gibi geldim çünkü sana. Oynamak, taktik savaşlarına girmek hayatım boyunca harcım olmadı. Gene avucumu yaladım gerçi ama olsun, sen ruhuma bir kere güzellik kattın ya umurumda değil.

Az saftozluk var bende. Bakma normalde piçin tekiyim aslında. Ne şeytanım ne fettanım da işte gönül gözü değince birine, insan aptallaşıyor. Bir saflık bir temizlik çöküyor ki omuzlarıma sorma gitsin. Kendime sahip çıkamıyorum. Hiç dokunmadım sana, bak bu istesem olurdu ama olmadı. Korktum şirin adam, inanılmaz korktum hem de. Aşk kokuyordun çünkü, değsem oracıkta bayılacakmış gibiydim. Ölünmüyor da kendimden geçmeye de hiç hazır değildim. Hayatım hakkında hiçbir fikrin yok. Yüklerim var benim, aşk acısını çekecek dermanımı yıllar öncesinde kaybettim.

En çok kokunu merak ediyorum. Burnumda bir iki versiyon var ama ilk tahminimin doğru çıkacağına eminim. Yani mümkün olsaydı elbet. Gece saat 01.00'e geliyor ve sen birini sikerken benim bunları yazmam çok acayip. Kahkaha atıyorum şu an, karşımda duruyorsun. Yine bir yerlerde elinde gitarın kafan sallanıyor, bir ileri bir geri. Şu anki görüntüdeki sakalların daha az. Bence böyle yapmalısın, çok uzamışlar. Anladık kelliğini örtmeye çalışıyorsun da abartma. Hem sen zaten şirinsin, bırak onu itici erkekler yapsın.

Bu yazı yazmamın sebebi bu aralar seninle uyuyup uyanmamdan kaynaklı. O zaman da öyleydi. Seni dinlemeden uyanamazdım. Akşamları da öyle. Yine öyle bir hale bürünmüş bulundum. Bu ara biraz karışığım, çok sessizim. Bana "Gerçekten çok tatlı bir kızsın ama.." diye başlayan bir cümle kurmuştun. İş yerinde görsen aynı insan olmadığına kesinlikle ikna olurdun. 

Baktım olacak gibi değil daha çok dinlemeye ve yazmaya başladım. Sonra sen geldin aklıma. Tabii ya o bana iyi gelir dedim ve nitekim geldin. Seni iyi ki tanımışım. Çok aşırı az tanıdım ama olsun. Uzaktan bakınca herkes kusursuz. Ben senin kusurlu hallerinden başlıyorum sevmeye. Bana iyi gelen parmaklarından öperim. Keşke kaçmasaydın be, neyse tamam tadında bıraktım.

Ya bir de bir şey daha diyeceğim. Bir kere beni konserine davet etmiştin de paramın olmadığını öğrenince adını kapıya yazdırırım demiştin. Ha sen öyle dedin ya, ben üç gün "Kapıya adını yazdırmak" ne demek diye düşündüm. Hala dalga geçer arkadaşlarım.

Aslında adam cazcı filan değil. Pavyonda çalışıyormuş. Kapıya kocaman fotoğrafını asıp üzerine de adını yazacaksın. BU KIZ BU KONSERE GELECEK! Aman ya ne bileyim, sanki bana her gün konser davetiyesi geliyor. Hala da geyiğe bağlanır. Olmadı adını kapıya yazdırırız:)

24 Ocak 2015 Cumartesi

Hâlbuki birlikte...

Neyi anlatsam kaybediyorum ben. İnsan kaybetmeye alıştıkça daha çok özgürleşirmiş. Mutluysan evin yolu da epey uzak kalırmış. Mutlu değilim, özgür de değilim. Aksine gün geçtikçe daha çok içime kapanıyorum. İyi ki keşfettikçe bitmeyen kitaplar, müzikler, filmler var. Gündüz caz, akşam arabesk dinleyen bir kadın haline geldim. 

Yok ya böyle de vakit geçmez derken, bir yara alıyorum insanoğlundan. Bir hayvan olsaydım kesin kaplumbağa olurdum ya da deve kuşu. Oh anasını nasıl da canları isteyince biri kabuğuna diğeri kuma gömüyor kendini. Ben de fütursuz dilsiz oluyorum. Zaten kısmi sağırlık da var. 

Katlanılmayacak gibi değil hani. Hayatta kalmak adına yüreğimi buz kütlesine çevirmeyi öğrendim. Yazın zor oluyor gerçi, bir gevşiyorum amına koyayım sorma. Lakin geceler hep aynı. Geceye vardı mı, pürüzsüzlük seriliyor kafamdan ayak uçlarıma kadar. Siyah bir de kir göstermiyor namussuz.

Bir yerlere gidiyorum. Kalabalığa, boğulacağımı bile bile karışmaya çalışıyorum. Vallah billah günah etmedim. Az salağım ben yalnızca, hemencecik güveniyorum. Güvenmeden olmaz. Yalnızca kıvamı tutturmak lazım. Nasıl annenin yemekleri kadar nefis lezzetler yakalamayacağını biliyorsan aynı işte. 

Usta bu yüzden "Usta", çırak bu yüzden "Çırak." Bu bahsettiğim husus, hayatın diğer kısımları için de geçerli. Anam azim et de, hırs da ne demek? Bıkmadın mı aklın kemale erdiğinden beri sınavlara girip yarış atı gibi koşturmaktan. O "Hiç çalışamadım ya" deyip en yüksek notu aldığın ergen yalanlarından. Tamam lan tamam, bırak artık yetti gayri.

Yetmiyor değil mi? Olmuyor yani, doyuramıyorsun kendini. Yedikçe istiyorsun yedikçe istiyorsun. Genişledikçe manyağa dönüyorsun. Bir süre sonra beynin doyma sinyali vermiyor, insanları yemeye başlıyorsun. Ben buldum ama yolunu. Her yere az sonra kalkacakmış gibi gidiyorum. Mekana da kalbe de. Böyle olunca ne kendimi ne de başkasını üzmüş oluyorum. Bilemezsin ne üzüldüm ben. Nasıl üzüldüm ama...Neler neler, çok acayip şeyler.

Yaşar Kemal, "Yalnız insanlar kendilerini sevsinler diye doğmuşlar" demiş. Bundan bir hoşum kendimce. Uyku ve ağlama sorunum var benim. Daha doğrusu ağlayamama. Çok sıkıntı değil. Ona da bir formül geliştirdim, Müslüm Gürses! Bak ne diyor "Mavi Yelek Mor Düğme" adlı şarkısında:

"Ağam ben nasıl edim

Saz getir fasıl edim

Çok da güzel değilsen canım

Gönüldür nasıl edim"

Ne kadar güzel bir anlatımdır. Ne içten ne gerçek. Dürüstlükle hiç işim olmadı ama bazen gerçekçiliği seviyorum. Yalanı da seviyorum elbet fakat sahteleşmek yerine gerçekçi olmak gibi de bir seçenek varsa ikincisi daha makuldur. 

İnsanlar görüyorum, sosyal medyadan bağlarını koparamayan. İki sohbet edeceğim diye çay içmek yerine elinden telefonunu ayırmayanlar. Hadi yetişkin çağı anlıyorum, bir merak var teknolojiye karşı. Gençlere ne oluyor? Bu yaşlarda insan tanımayacaklarsa ne zaman tanıyacaklar? Gözlerine bakmıyorlar birbirlerinin. Kavgalar bile başka. "Whatsapp'da bana yazmıyorsun ama çevrimiçi takılıyorsun!"

Gelecekten en çok bu yüzden endişe ediyorum. Hâlbuki birlikte balkon yıkasak, çamaşır assak, halı dövsek, yer sofrası kursak, bakışarak anlaşsak, yağmurdan korkmadan yürüsek, saatlerce sarma sarsak, birbirimizi keselesek, badanayı kendimiz yapsak, yazın terasta uyusak, balkonları kurutulmuş biberlerle doldursak, çatıda tarhana yapsak, sitelerden uzaklaşıp müstakil evler tutsak ve her sabah bahçeyi sulasak. Solan çiçeklere, bir türlü olmayan biberlere, hepsini toplamadan düşen dutlara üzülsek ve bunları paylaşma gereği duymasak...

Gündelik yaşam ve içimdeki isteklerle savaşıyorum bu ara. Kafamın içerisine kurulan bir savaş var. Hani tarafsız olan bertaraf olurdu? Hani hani hani...Sözde tarafsız gazetelerimiz yok mu bizim en piç kurusu taraflısından. 

Muazzam merhametli, asla susmayan, sadece ve sadece gerçekleri açıklayan ama arka planda emek sömürüsünün baş kahramanları. Oof ben bu kafamdaki savaşa bir çare olamıyorum. İşte orada olmasalar taraf tutardım belki. Bir de ben başlattım biliyor musun. Hiç utanmıyorum da.

18 Ocak 2015 Pazar

Ardı sıra

Bu geceler var ya ah bu geceler neyim var neyim yoksa bir bir önüme seriliyor. Sessizlikten midir renginden midir açtım yine bunalım şarkımı. Nuket Duru, Melankoli..."Ne bir dost ne bir sevgili. Dünyadan uzak bir deli, beni sarar melankoli." Dosttan da sevgilinden de geçmişim. 

Şimşek idi sevdiğim adamın adı. Bayağı da aşıktık birbirimize, evlenmek istiyordum o bambaşka hayaller kuruyordu ve içlerinde bana dair hiçbir şey yoktu. Baktım olacak gibi değil ben evlenme teklifi ettim ona. Yanıtı ayrılığımızın sebebi oldu.

"Evlilik aşk değildir. Sen klozette oturup tırnaklarını törpülerken traş olacağım bir tablo istemiyorum." Ses etmeden çantamı alıp evin yolunu tuttum. Ağır bunalımlar geçirmedim ama yine de çok bozulmuştum. Benim asıl yaram dostumun özlemiydi çünkü. Şu andaki depresif halimin son kibirini ona harcamıştım.

Nil, ilkokul sıralarından arkadaşımdı. Daha o zamanlar kıskanırdım onu. Sanırım ben hep kıskanç biriydim. Kardeşim her zaman benden daha güzeldi, komşumuzun kızı hep daha başarılı, Nil de şanslı orospunun tekiydi. Benim her zaman çabalamam gerekirdi elde etmek için.

Öyle bir anda da olmazdı, hep düşmem gerekiyordu. Yara bere içinde kalmadan olmazdı. Tam vazgeçecekken gerçekleşirdi dileklerim, o zaman da pek espirisi kalmazdı heyecanımın. Heves gidince insan yaptıklarını ve yapacaklarını sıradanlaştırıyor. Onunla tek ortak noktamız bir kelimeden geçiyor, "Yazık." Ona yazık'tı bana yazıklar olsun'du.

İlkokul, lise, üniversite ve iş hayatında hep yanımdaydı. Onunla yarışmak beni bir yandan yoruyor bir yandan da kibire boğuyordu. Kendimden uzaklaşıyordum, yalan artıkbir erdemdi benim için. Bir süre dediklerime ben inanmaya başlamıştım.

Çok yüzlülüğüm binbir çeşitti. Yelpazem gittikçe genişliyordu. Arkasından yemediğim bok, çevirmediğim iş kalmadı. Çok güzel bir kadın olmuştu Nil. Bir insan otuz yaşın güzelliğini ancak bu kadar güzel taşıyabilirdi. Aynı şirkette çalışırken istediğim görevi ona vermişler, maaşı öncekinin iki katı olmuştu neredeyse. Paranın da yardımıyla güzelliğine güzellik katmıştı.

28'inde pek çok isteğini gerçekleştirmişti. Üniversite aşkımla evlenmiş, ikiz bebekleri olmuştu. Kaç defa onunla gurur duyduğumu söyleyip tuvalette ağlama krizlerine girdiğimi ben bile hatırlamıyorum artık.

Kendini beğenmişlik hak edilmeliydi ve o bunun en zarif dizaynıyla üzerinde taşıyordu. Aynı yaştaydık, onun çocukları olduğu gün ben rahmimi aldırmıştım. Hiçbir zaman bundan haberi olmadı. Hala da bilmez. Çocukluğuma indiğimde de aynı manzara vardı. Ne zaman soruyu yanıtlamaya kalksam öğretmen sürekli demek istediğinin tam olarak bu olmadığını söyler, Nil cevaplayın "İşte bu" olurdu.

Yaptığıma kılıf uydurmaya çalışmıyorum ancak senelerin birikimiydi o gece. Bir kere ya bir kerecik onun yerine beni takdir etselerdi valla yapmazdım. En azından Nil hak etmiyordu. Gerçek olmayacak kadar fazla iyiydi ve kocaman bir kızdı. Gayretliydi, başına ne gelirse gelsin asla ağlamazdı.

Hep sukûnetliydi, işini sakin sakin hallederdi ve başardığında gamzelerine ufak bir tebessüm kondururdu. Ben hırs küpü olarak dişlerimi fazla gösterirdim. Gereksiz bir sevinçle hayallerimin onda gerçekleştiğini görmenin acısını yumru gibi boğazıma düğümler, ona gülerdim.

Annesi hastalanmıştı Nil'in. İlk defa bana işi düşmüş, çocuklarını emanet etmişti. Ben de bir kadın ayarlayıp çocukları başkasına bırakmıştım. Eşi ve benim eski sevdiğim Bora da o gece önemli bir toplantısı olduğundan dolayı Nil ile Samsun'a, kaynanasının yanına gidememişti. Ertesi gün gideceğini biliyordum. 

Telefonla arayıp ona sormadan yardıma geleceğimi söyledim. Canı sıkkındı gittiğimde yönettiği proje elinde patlamış, o moral bozukluğuyla değil Samsun'a kalkıp su alacak hali yoktu. Dolaptan bir şişe viski çıkardı kendine. İçiyor, içtikçe anlatıyordu. İyice gevşemişti, ben de bundan istifade masaj yapmaya başladım. Böyle anlarda cinsel arzusu iki katına çıkar erkeklerin. Sadece rahatlamak ister ve karşındakinin kim olduğu önemli değildir.

Bir şişe viskiyi içip üstüne göğüslerimin arasında da boşaldı mı ondan iyisi olmayacaktı. Bilincini kaybetmemişti ama inanılmaz güçsüz hissediyordu kendini. Ben de 40 yaşında godaman bir adam gibi karşımdaki henüz 19'una yeni basmış pürüzsüz kıza dokunmak istiyordum. Dokunup ruhumu doyurmak, gençlik aşısıyla yanıp tutuşmak istiyordum o gece.

Bendeki mevzu ise yılların "Ahhh" rahatlaması olacaktı. "Oh be, bir kere de ben kazandım" diyecektim. Bunları düşünürken mesaj geldi. Nil'in annesi daha iyi olmuş çoktan yola çıkmıştı bile. Dilesem daha iyisi olamazdı, Bora zaten savunmasızdı. Salonun tam ortasında sevişmeye başladık. Bu kadar hayvanlaşacağını hesaba katmıyordum ama görüntü açısından Nil'in yıkılacağına emindim. 

İlk ev hediyesi olarak aldığım geniş aynalarına dayadı beni. Tüm kıyafetlerimi paramparça ettikten sonra götümü de aynı kıvama getirmişti ki Nil içeri girdi. Cehennemde yansa daha iyiydi o an onun için. Kendini kaybeden Bora, Nil'in içeri girmesiyle anca ne yaptığının farkına varmıştı. Sessiz faziletli halinden eser yoktu şimdi. 

Evi dağıttı, kendini dağıttı beni kovdu, kocasını boşadı ve buraları çocuklarıyla beraber terk etti. O hazdan sonra ben de hiç değişmedim. Çok canlar yaktım, insanların yaşamlarıyla oynamayı huy edindim. Haliyle yalnızlaştım, neyse ki şarkılar vardı ben de onlara tutundum. Pişmanlık var mı desen yok diyecek halim mi var derim.

Arkamda bıraktığım felaketler anlık mutluluklar bıraktı ama geriye dönüp baktığımda hiçbiri yüzümü güldüremedi. Hala aynı bokum. Kötü ne demekti? İyiliğin eksikliği mi yoksa ruhta gizli bir yanılsama mı? Büsbüyük kocaman böyle derince bir kuyu kazıp içine gömülesim var. Yanındaki notu oku, senin içindi. "İnsan olan yerlerim çok ağrıyor" demiş Birhan Keskin. "Olsun, yine de sen kapanma, bu sıra benim. Yerine bırak ben incineyim."

Şimdi uğultular arasında denizdir gördüğüm ardı sıra. Başka bir deniz olmuşum akıyorum dağdaaan bayıra...

16 Ocak 2015 Cuma

Yanımda arkamda önümde berimde

Sanırım tırlayacağım Tanrım. Sana inanmama rağmen seninle konuşmam bunun en büyük göstergesi. Paramparça bir zihin içinde paramparça bir hal içerisindeyim. Buna dur demek istiyorum, oluyor da aslında bazı bazı. Sonra taakkk ve biri geliyor tüm aklımın melekelerini bir anda yerle bir ediyor. Yanıla yanıla öğrendim insan müsfettesini. Yine de insanlıktan işte güveniveriyor insan gördüğü her güzel yüze. 

Tanrım! Ne kadar güzel yaratmışsın, kar taneleri gibi hiçbiri birbirine benzemiyor. Andırıyor ama benzemiyor. Yüzü benzese ruhu benzemiyor. "Sen giderken ben dönüyordum"cuları az çok çözüyorum da gülümseyen insanda çok zorlanıyorum. Bir kıvam tutturmuşum gidiyorum ve zamanla oturuyor kafamdaki insan kalıpları. 

Mesela ben bir kilo aldığım patatesin içinden çıkan soğana şaşırmak istiyorum, sen gelip insanlarla şaşırtıyorsun beni. Acayip acayip şeyler yaşıyorum. Yoruluyorum ve yoruyorlar. Diyorum taşak geçeyim o da bir yere kadar amına koyayım. Beyin bu ne kadar sikeceksin. Eee insan sikmekten de sikilmekten de yorulur bir müddet sonra. Fısır fısır konuşmalar duyuyorum, içerikleri en geniş ahlaksızlığından. Yaranmalar izliyorum ve karşılıklı paslaşmala en yalakasından. 

Millet diyorum annemden öğrendiğim "El alem" demek böyle tutunuyor hayata. Kitaplarda arıyorum huzuru, bazen insanları tanımak için kullanmak istiyorum kendilerini. Bir kitaptan 50 tane alsam misal, dağıtsam başkalarına. Desem ki altını çizin ve kimle farklı yerlerin altını çizdiysek bundan sonrası senin selamından öteye geçmese. Bir adam sevmiştim zamanında. Dünyanın en pürüzsüz erkeği sanırdım, adam godoşun teki çıktı. 

Başka biri oldu sonra riyakarın önde gideni olduğunu anladım. Baktım dedim olmayacak sen sev kendince, kendi kendine. Güzel bir başka adam gördüm. Göreceksin ama öyle hakiki, öyle hoş sohbeti, öyle kültürlü, ve öylesine hoşgörülü. İt siyasetten de anlıyor. Baktım ki ne göreyim o gözler tek bende tebessüm göstermiyormuş. Onu da öyle öğrendim işte. Zor be anam valla dostundan arkadaşından aşkından bacısından binbir felaket geldi başıma. Siz bilmiyorsunuz tabii, hiç anlamadım size. Açıyorum hemen oradan bir Ahmet Kaya, "Siz benim kime kırgın olduğumu nereden bileceksiniz. 

Yok yaa anlatr mıyım hiç! Sonra şefkat gösterileri yap da en olmadık zamanda git başkalarına anlat. Yemezler anam yemezler gülüm. İnsanların başkasına ihtiyacı olmadığını şefkat aradıklarını öğrendim yine bir vakit. Bunu da onu sevenlere yansıttıklarını gördüm sonra. İnsan çok acayip, o yüzden annemizi özleriz mesela. Bir damla gözyaşına canı yanardı çünkü. Annesiz babası kızlar ve erkekler olarak ağladığımızda aynı şekilde karşımızdakinin da canı yansın istiyoruz. Olmuyor öyle ben senin yanındayım ayakları. Yanımda arkamda önümde berimde. Bana ne! Canın yanıyor mu ondan haber ver. 

Uyumadığım gecelerde siz yoktunuz ve ben artık sen de benimle uyuma istiyorum. Adına da fedakarlık diyorum, vicdan diyorum. Aman ne iyi insan diyorum. Diyorum da diyorum yani. "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku" diye bir kitap aldım, nasıl güzel. Okuduktan sonra şöyle bir çevreme baktım da, off dünün aynısı. Sürekli sürekli başkalarının hayatını yaşayan insanlar sürüsü. Dedim bir sigara yakayım, iyi geliyor biliyon mu. 

Vücudumu sigara dumanıyla doldurduktan sonra bir kadın yanaşıyor yanıma. Bir kelime bulmuş kendine. Eviriyor çeviriyor ısıtıyor pişiriyor olmadı kaynatıyor olmadı diyor buzluktan yeni bir tane daha çıkartıyor. Hay sikicem bitiremedi bir türlü. Hiç dinlemiyorum, gram da anlamıyorum dediklerinden. Kendini övüyor bir yandan diğer yandan da yanında sebilin teki sadece onay veriyor. 

"Utanç" diye bir tiyatro sahnesi geliyor aklıma. Aynı mal hizmetçi. Ağzının kenarına vurasım geliyor da çişim geliyor üşeniyorum. Akşam oluyor hava iyice kendini belli etmeye başlıyor. Takıyorum atkımı şalımı eve kadar yürüyorum. Doğalgaz kapalı olduğundan buz gibi namussuz. Işık diyorum, insanların yüzünde göremediğim ışığı üstüne para ödeyerek elektrik sayesinde karşıladığım ışık. Ya da ben uyuyayım ya zaten haftalardır borçlardan müzdarip ben daha bakkalın önünden geçemiyorum, bir de fatura girmesin.

11 Ocak 2015 Pazar

Kuşlara takılıp gidiyor aklım

- Nergis hanım bugün hastaneden çıkıyorsunuz. Dün haber vermiştik zaten hazır mısınız?

- Sanırım. Kıyafetlerim hazır da dışarı çıkmak beni geriyor.

- Biliyorsunuz sadece hastaneden çıkacaksınız. Onun dışında her hafta dokturunuzu ziyaret etmeniz gerekiyor. Kendinizi kötü hissederseniz tekrar hastaneye yatma durumunuz var.

- Pekala, teşekkürler.

Bir yıldır bu hastanede yaşıyorum. Tabii yaşamak denilirse. Psikiyatrist olup da hastanede bir deliye dönüşmek meslek hayatımın en vurucu dönemi oldu. Kendimi, mesleğimi, hastalarımı hiç bu kadar yakından tanımamıştım. 

Tekdüze ama mutlu bir yaşamım vardı. Ortanın üzerinde bir yaşam stili, kariyerli bir eş ve iyi bir aile hayatı. Yalnızca değer bilmeyen biriydim. Bir şeyin değerini yokluğunda anlardım. Her insan gibi yani. Ancak değer nedir bilmeyecek kadar bilinçsiz miydim yoksa elimdekinin ne olduğunu göremeyecek kadar kör müydüm bilemiyorum. Bu iki soru arasında çok kaldım. Ki hala da bilmem hangisinin yanıtıyım.

Çok şımarık biri değildim. Öyle de yetişmedim. Fakat ağır bunalımlar da yaşamadım. Daha ki down sendromlu bir çocuğum olacağını öğrenene kadar. Eşimle çok yıpratıcı bir süreç yaşadık. Ya aldıracaktım ya doğuracak! Aslında direkt aldırmayı düşündüm. Aldırırsam bir daha çocuğum olamayacakmış. "Bu son şansınız" dedi doktor. 

Günlerce ağladım, düşündüm, uyumadım ve nihai kararı verdim. Evet doğuracaktım, doğurdum da. Çocuğum gibi değildi. Ne bana ne babasına ne de akrabalarımıza benziyordu. Farklıydı işte. Onu sevmekte çok zorlandım.

Bazen köpeğe benzetiyordum onu. Ara sıra önüne kemik atıldığında uslu duran bir köpek...Yetişkin pasifler gibi. Her şeyimi vermek istediğim de oldu ona. Ama bilirsin bazıları bunu gerçekleştirince sendeler. Ben de onlardanım. Hayatım gitgide boka dönüşüyordu. Mesleğime de onun için ara vermiştim. 

Artık eşimle de aram pek iyi değildi. Aldatıyordu hatta, kim olduğunu da iyi biliyordum. Benden önceki sevgilisine geri dönmüştü. Bazı geceler hiç gelmediği de oluyordu. Belli etmedim hiç fark ettiğimi. Uzun süredir yalnız yaşıyordum, kendi kendime. Yeni bir havadisin özlemiyle yanıp tutuşuyordum. Annemi özlüyordum mesela, benimle beraber sahip çıkmasını istediği, o haykırdığı dilini özlüyordum.

Down sendromlu bir oğlum vardı ve sadece onu uyurken seviyordum. Bazı zamanlar yanıma almak istiyordum. Geceleri koynumda uyusa sevebilirdim belki de. Olduğu yerde karanlık varmış gibi gelirdi her zaman. Gerçi herkese karşı böyleydim ben. Kime yakından baksam hepsi kusurluydu. O yüzden sevdiklerimin sayısını az tuttum bu dünyada. Ama bu oğlum! Onu sevmem gerekiyor. Anne keşke burada olsaydın, "Nereden baksam tamamen bir hüzünüm ve sonunda hep bir diri çiçek" lafını anımsıyorum. Küçülüyorum gitgide lakin bir türlü hiçliğe erişemiyorum.

Bir gün karşı komşumuz geldi. Sokağımızın dedikoducusu ablası. Kız kardeşiyle beraber yaşayan Fatma hanım. Her zaman davetsiz gelir, sinirlerimi bozardı. Kocası en küçük kardeşiyle aldatınca diğeri yanına almış bunu. Haliyle vicdan yapıyor insan. Bir sürü şeyden söz etti. "Valla şekerim ben dobra kadınım. Arkasından konuştuğumu yüzüne karşı da söylerim" derdi. 

İnsanların dürüstlükten anladığı ne vahim bir cümle bu. Dürüstlük diye bir şey yok zaten. Sadece dostum dediğin insanın bir hatasını gördüğünde gerekirse ağzına sıç, başkası bir laf söylediğinde haddini bildir yeter. Güzel davranış budur. Aynen ben de bunları söyledim.

Sonra nasıl olduysa artık o sinirle "Sarkmış göğüslerini balkon mermerine dayamakla olmuyor öyle. Ayrıca hiç estetik değil bence." Tabi suratındaki ekşimsi ifadeye şaşırmadım. O esnada oğlumu gördüm. Biz salondayken mutfağa doğru yürümeye başladı. Kapı aralık kalmış. Bana baktı, gülümsedi ve çıkıp gitti. Fatma hala bir şeyler anlatmaya çalışırken kulaklarımı ona kapatıp oğlumun gidişini izledim. Hiçbir şey yapmadım, tam olarak ne düşündüğümü bilmiyordum. Hiç onu öldürmeye çalışmadım, evden gitmeye kalkışmamıştı. Fütursuz bir dilsizdim o anda.

Fatma gittikten bir 15 dakika sonra. Eşim Emre'yi aradım. Belli bir sürenin geçmesi önemliydi. "Fark etme" mesafesi bıraktım kendime. Hemen yanıma geldi. Günlerce, haftalarca aradık. Hiç ağlamadım, bu Emre'ye biraz garip geliyordu. Bir şeylerde şüpheleniyor ama konduramıyordu. Tam 2 ay sonra oğlumun cansız bedenini morg köşelerinde gördüm. Suya atlamış, boğulmuş. 

Hiç dışarı çıkartmamıştım onu. İlk defa deniz görmüştü, belli ki heyecan yapıp kendini suya bırakmıış. Onu bembeyaz görünce yine annemin güzel bir cümlesi geldi aklıma, "Ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk, o nedensiz mutluluk, olsa da olur olmasa da. Kentler büyüyüp gidiyor ya aldırma. Başka bir yaşama tutturmalı diyorum. Köprü korkuluklarına, ufak buluşmalara." 

Alnından öptükten sonra dışarı çıkıp bir sigara yaktım. Emre yanıma gelip "Ne saçmalıyorsun sen" dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Meğer annemin cümlesini sesli dile getirmişim. Alakasız gelmiş tabi. Halbuki ben, en çok alakasız zamanlarda konuşmayı severdim. Yüzüne boş boş bakıp her şeyi itiraf ettim. Her şey dediysem de sadece gidişine nasıl izin verdiğimi izah ettim. Emre en yakın zamanda akıl hastanesine kapadı beni. Delirmiş gibi bana zarar vermek için elinden geleni yaptı. Eylemlerinin hiçbirine tek bir tepki göstermedim.

İnsanlar ne riyakar. Bilmiyor muyum ben senin benden kurtulup sevgilinle evlenmek istediğini. Olayı ahlaki standartlara kavuşturmak için böyle bir imkan sağlayınca sonuna kadar kullanmalıydın tabii. Ben de izin verdim, salak yerine koyulmaya müsade etmeli bazen insan. İzin vermeli ki ne kadar çirkinleşebileceğini göresin. Bu kadarını ben de beklemiyordum gerçi. Saçma sapan bir akıl hastanesinde kaldım. En kötüsüne yolladı beni. Onların istediği yemekleri yiyiyor, istediği saatlerde uyanıyordum. Onca zaman kendimin değil onların uygun gördüğü hayatı sürdürmüştüm.

Anne...

"Kuşlara takılıp gidiyor aklım,

En iyisi susmak,

Susamıyor da insan,

Belki de sığınağım kendime,

Yine de bir yumruğu havada öpmek 

gibi hedeflerim var benim

Bu hayata karşı dövüşmem mümkün değil"

Yine de bıraktığın en son bıraktığın yanlarımı taşıyorum. Hala uçağa binmekten korkuyorum, hiç duvara yazı yazmadım mesela halbuki ne müstehcen duruyorlar, çikolatayı da ısırmadan emerek yiyiyorum bitmesin diye... Çocukluğuma tuttuğun tek bunlar kaldı. Bu acı bedenimi yiyip kanımı içti. O bende yaşıyor ben onda


































3 Ocak 2015 Cumartesi

Garanti Yaşamların Karmaşıklığı, Saçmalığı

- Ömer Ömer aç kapıyı

- Erkencisin daha geç bekliyordum. Neyse ki şömineyi yakmıştım. Gir içeri, hadi iyisin sıcak şaraplar da hazır

- Dalganı geç sen. Millet peşimde

- 10 yıldır tanıyorum seni. Seni büyütenler hala tanıyamadıysa suç bende mi! Böyle bir şey yapacağın belliydi yine

- Tamam ya uzatma. Koy bir kadeh

- Al bakalım, yuh lan yavaş. Şarap dediğin usul usul içilir. Ayrıca Güney Afrika şarabı bu, kıymetini bil

- Höst, hasbama bak. Düğünümde bundan iyisi vardı

- Geri dön yavrum o zaman. Kapı açık

- Dönemem...

- Özlem senin derdin ne Allah aşkına. Kızım sen evlenecek hatun değilsin. Safari turuna çıkar gibi iki yılda bir evlenilmez ki

- Biliyorum. İyi ki varsın Ömer. Son anda kaçtım yine. Güvenemedim kendime

- Bu sefer ki bahanen neydi merak ettim

- Aslında bu sefer ki birden gerçekleşmedi. Uzun süredir bir şeyler içime sinmiyordu. Bak geçen yılbaşından bir gün önce kaynanama gittim. Yani eski kaynanama. Bir sürü yeni yıl hediyesi almış. Yardımcısına paketlemesini söyledi. Neyse sonra bazılarının içine faturalarını iliştirmesini söyledi. Şaşırdım. 

Yardımcısı neden filan dedi. Neymiş efendim çok pahalıymış o elbiseyle o parfüm. İşte nispet için görsünlermiş. Yanlarında açınca "Ayyyy bak bizim hizmetçi akıl edememiş, hayatında hediye mi aldı. Valla kusura bakmayın" diye numara yaparmış. Ömer düşünebiliryor musun zihniyeti. İçtiğim kahveyi püskürtüverdim oracıkta

- Oha lan çok iyiymiş, zihne gel. İyi de kaynanasıyla yatağa girmeyeceksin herhalde. Sen kocana bak. Akıllı bilgili adam deyip duruyordun. Yedi kez üç dil bildiğini söyledin bana

- O da ayrı bir alem. Tamam bilgisine diyeceğim yok ama acayip ukala. İlk başlarda beni tavlamak için kurduğu cümleleri son zamanlarda küçümsemek için kullanır oldu. Ayrıca o dediğim yedi dili de aman aman iyi bilmiyor. 

Her ülke gezen gittiğin yerin dilini bir haftada öğrenseydi beyne çip yerleştirmeli bilimkurgu filmlerinden eser kalmazdı. Ki o kadarda akıllı değilmiş meğer. Dünya siyasetini çok iyi bilirim diye geçinen insan kendi ülkesindeki milletvekillerinin adını bilmiyor

- Sen de düşündün taşındın. Nikah günü kaçmaya karar verdin yani

- Ya Ömer sen onlardan yana mısın benden yana mı?

- Kızım artık ayakların yere bassın. Ben kimseden yana değilim. Saçma sapan işlere girişiyorsun. Seni senden iyi tanıyorum. Evlenmiş olsan da bir ay katlanamazsın sen aile hayatına. Kızdığım nokta 5. kez masraf yapman, aileni umutlandırman. 

Otuzuna yaklaştın diye daha da bir delirdin. Herkes evlenmek, çocuk yapmak zorunda değil. Aynı evde yaşa, dene biraz. Ya da amacın çocuksa amına koyayım boş ver. Evlatlık al. Bak dünyanın dört bir yanında annesiz babasız çocuklar var. Onlara kendi imkanlarınla bir gelecek sunabilirsin. Kendi bulmalısın artık Özlem. 

Hayatta kalmak için birinin omzuna ihtiyacın yok. Sen bir bireysin, tek başına sokakta yürüyebiliyorsun, ellerinle çatal bıçak kullanabiliyorsun. Evlenmek dünyanın en saçma şeyi değil. Bunu iddia etmiyorum. Ancak herkese göre değil anlıyor musun? Ve o herkesten biri de sensin. 

Yemişim evde kalmış kız kurusu triplerini. Onu diyenler kendi mutsuz hayatına baksınlar. Sıkıcı yaşamlarını renklendirmek için senin gibileri de kendilerine dahil etmek istiyorlar bu kadar. Mutsuzlar mutluları sevmez Özlem. Öyle bir yaşam yok kuzum benim. Hiçbir insanoğlu kendi mutsuz ama başkaları mutlu diye buna sevinmez. 

Kendi hayalinin bir başkasında gerçekleşmiş olması herkesi çıldırtır. Şu toplum baskından bir kurtul artık. Ya da seyahate filan çık ne bileyim. Farklı yaşam şekilleri ve kültürler sana iyi gelebilir. En azından kafanı toparlarsın veya tam dağıtırsın. İkisi de yan etkisiz.

- Sanırım kendimi bulmalıyım gerçekten. Neyi istediğimden emin değilim.

- Aslında eminsin. Sadece isteklerinle yaptıkların çatışıyor.

- Korkuyorum Ömer. Evlenmek istiyorum bir yandan ama diğer yanımda buna inanılmaz karşı. Hatta çok aptalca geliyor. Birine ömür boyu katlanmak mı arkanı yaslamak mı? Bu sorularla beynimi kemiriyorum. 

Kadınım, güzelim de biraz. Etrafımda sürü psikolojisiyle dolaşan midemi kaldıran sayısız zavallı erkekler var. Evlisi, sevgilisi olanı, sever gibi yapanı, daha iyisini bulduğunda yüzüme bakmayanı, kapatmasını yapmak isteyeni, becermek isteyeni, kıyafetlerimin ardında kalanları merak edenleri...

Bu kadar destursuz erkek varken korkuyorum anlıyor musun? Bu kadar riyakar insanın bir arada bulunduğu yerde arkadaş bile edinemezken bir dost neden edineyim? Otuzuma yaklaştım ve tek bir arkadaş edinebildim kendime. O da sensin ki seni bile kaç defa kalçalarıma bakarken yakaladım.

- Öhöö, güzeller ama fıstık

- Öf sus be, hemen cıvıklaşma. Ciddi bir şey anlatmaya çalışıyoruz şurada

- Hayatı ciddiye almazken ciddi bir şeylerden bahsetmek zor olmuyor mu?

- Laf mı sokuyorsun?

- Sokmamalıydım?

- Hayırdır oyun mu oynuyoruz

- "Etrafımdaki sürü psikolojisi" dedin az önce. Psikoloji kelimesini ne zaman öğrendiğini bile tam olarak bilmiyorsun. Ben de öyle, bir gün sohbet arasında söyledim. Şirin'den ayrılmıştım daha yeni. Kendime yabancı oldum aniden. Psikoloji ne lan? Benim psikolojim mi varmış dedim kendi kendime. Yaşadıkça insanın kelime dağarcığı genişliyor valla. Sen de öylesin. Hayatı mistek yapmış oynuyorsun bıdık.

- Hala dalga geçiyorsun ya inanamıyorum sana

- Bak ben dalga geçmiyorum. Sen geçiyorsun farkında değilsin. Buraya gelmeseydin kocan olacak o adamın ne halde olduğunu düşündün mü hiç. Geldiğinden beri hala tanımlayamadığın kendinden bahsediyoruz. Ani kararlarına lafım diyeceğim yok. 

Keyfin bilir, istediğin gibi yaşayabilirsin. Lakin kalçası güzel küçük hanım, başkalarının hayatında dikiş tutmaz yaralar açarsan o zaman sıkıntı. Buna hakkın yok, haddin değil. Annesinden söz ettin. Hoş bir davranış şekli sergilememiş o aşikar. Fakat o konuma gelmek de belli bir zaman alıyor. 

Çocukluğunu gecekonduda geçirmiş, tüm genç kızlığını bir kırmızı ruj ve parfüm yerine güzel kokan uyduruk kolonyalarla geçirmiş olabilir. Bilemezsin. Dinlemek lazım da insan pat diye de soramaz en nihayetinde.

- Ne öneriyorsun?

- Kendini serbest bırak. Bırak artık şu "Her genç kızın hayalinde bir gelinlik giymek, yavrusunu kucağına almak" laflarını. Sen onlardan değilsin. Bakış açın çok geniş. Fazla okuyorsun ve izliyorsun. İnsanları dinlemekten de çekinmeyen birisin, anlamaya çok açıksın, at gözlüklerin yok. 

Dünyayı anlamadığını fark ettiğin anda konuyu kapat, uzatma. İyice karmaşık hale getirirsin. Bak beş kez denedin de ne oldu? Birilerini üzmekten başka bir şey yapmadın. Demek ki bu senin hayalin değil Özlem. 

Hayalin olsa vazgeçmezdin, kırıldığını görsen bir daha denemezdin. Bu kadar basit aslında. Şimdi düşün bakalım. Kendinden çıkmadan önce kendini garantiye mi almalısın yoksa sence insan kendinden çıktıktan sonra zaten garantide değil midir?

- Vay be Ömer, bu lafa içilir

- Hadi oradan şapşal. Sana içmek için bahane olsun. Lafla ne ilgisi var. Yalnız var ya konuşurken nasıl da hepsini bitirmiş beleşçi

- Harbi şişe bitmiş, siktir ya

- Dolapta bir şişe daha var dur. Güney Afrika şarabı değil ama idare edeceksin artık

- Hahahah. Geçen öküzgözü müdür ne zıkkımsa bakkala gittim. Dedim bana köpek öldüren ver. Adam kahkaha attı karşımda utanmadan. "Sen Trois Couleurs üçlemesini izledin mi?" diye ezecektim sustum.

- Salaksın

- Ne ya öf