Çoğu kişi bir cenazenin tesadüfi, kuralsız bir olay olduğunu zanneder. Bu doğru değil. Cenaze mükemmel bir yüksek sosyete olayıdır. Bir cenazede hiçbir zaman sahneye çıktığını unutmamalısın. Akrabaların dağılmasını sabırsızlıkla beklemelisin. Tüm misafirlerin oturduğuna emin olduğunda sadece o anda aileye baş sağlığı dileyebilirsin. Bu şekilde herkes seni görecektir. Yas tutan kişinin elini tut ve kollarını onunkine yasla. Kulağına bir şeyler fısılda, otoriter bir tavırla söylenen rahatlatıcı bir cümle. Mesela: "O günler gelip de, boşluğu hissettiğinde bilesin ki, bana daima güvenebilirsin. "Kalabalık soracak "Jep Gambardella ne söylüyor?" kendi başına bir köşeye çekilmene izin verir. Sanki duyduğun üzüntüyü hissediyormuş gibi. Diğer bir mesele de açıkgöz davranmak zorundasın. Seçilen noktanın hem tenha olması hem de herkesçe görünür olması gerekir. Ayrıca, mahremiyet durumunda sahnelenen bir oyun işe yarar. Temel kural ise: kişi cenazede asla ağlamamalıdır. Ailenin yaşadığı kederi onlardan çalıyormuş izlenimi vermemelisin. Bu yasaklanmıştır, çünkü ahlaksızlıktır.
24 Aralık 2013 Salı
11 Aralık 2013 Çarşamba
Sıcak bir çorbayla başlayalım mı?
Şu anda en nefret ettiğim zaman dilimindeyim. Gün salı, saat:19.00, İstanbul ve mevsimlerden Kasım. İstanbul'da yaşamayanlar bilmez. En sevimsiz saattir 19.00. Eve gidememe telaşı içinde lüzumsuz trafik. İş çıkışına sevinemezsin bile. Ne yorgunluğunu atabilmişindir üzerinden ne de sıcacık evine gidip günü bitirebilmişindir. Hele de yoğun tempolu bir şirkette çalışıyorsanız son dakika aramalarına da maruz kalabilirsiniz. (eksikler, onaylamalar, imzalar, teyit almalar)
Allah'tan öyle bir işim yok. Sorsanız Türkiye'de %50'den fazlası öğretmenliğin ne kadar güzel bir meslek olduğundan bahseder. Bir işin tatili fazla olunca o meslek, dünyanın en güzel icadı gibidir çoğu insan için. Halbuki önemli olan tatil değildi, o tatili dolduracak bir şeyler yapmaktı. Tatil: boş zaman ise yaşam bir israftı. İşte ben de böyleydim.
İzin günlerimde bile muhakkak okula gelirdim. Hatta bir gün kar tatili olmuştu ve yine de gidip geceleri okulun alt katındaki yatakhane kalan hizmetli Ayşe teyzenin yanına uğramıştım. Bir kutu tuzlu kurabiye götürmüş, sağ olsun o da bir demlik çay demleyip sıcacık sohbetiyle güzel bir gün geçirmemi sağlamıştı. Yine de şükür hem yalnız hem de evsiz olmak da vardı. Karnım tok, evim sıcak iyi kötü geçineceğim bir yaşamım vardı. Yine de yaşamdan çok ölümü tercih ederdim.
Her zaman güçlü bir insandım. Kalbimi çalıştıracak pek kimse denk gelmediğinden belki de mantığım hep daha ön plandaydı. Bu yüzden yaşamdan o kadar nefret etmeme rağmen yine de intihar etmeyi hiç düşünmedim. Düşünmüş olsaydım bile her gün güneşin doğması bana umut verirdi. Güneş, 'umut'tu. Akşam karanlık olsa da, "her gecenin bir sabahı var" der gibi derdin neyse bunun elbet bir gün son vereceğini söylerdi. Derdim son bulacaksa hayatıma neden son vereyim ki?
Yine de sevilmek isterdim. Aşktan bahsetmiyorum yalnızca. Birileri tarafından sevilmek. Bir çocuk, bir arkadaş, bir kadın... Nefret de edilmiyordum sevilmiyordum da ne kötü! Kimse de duyguların en uç noktalarını yaşatmıyordum. Gerçi bende de yoktu ama bugün hayatımı kaybetsem benim için dua edecek kimsem yoktu. Ya da yas tutacak. Benim de birileri için dua ettiğim söylenemez. Hatta ben ömrümde hiç dua etmedim. Gerek görmedim galiba. Ne bileyim, ihtiyacım da olmadı, hiçbir zaman da bir şeyi çok istemedim.
Allah'a inanıyorum aslında. Bana iyi geliyor. Birisinin beni sürekli izlemesi, benim varlığımdan haberinin olması hoş. Bazen sohbet dahi ediyorum. Biraz kulağa delice gelebilir ama duat etmektense sohbet etmek daha samimi. Sadece dua edeceğin zaman hatırladığın şey çıkarcılıktır. Ben de kendisini merak ettiğim zamanlar da sohbet ediyorum yalnızca.
Bir gün her şey çok ağır geldi. Kasım, en soğuk gününü yaşıyordu sanki. Eve kapanmış tüm gün kitap okudum. Kitap okumak bana huzur verirken o gün sinirlerimi bozmaktan başka bir şey yapmadı. Başkalarının yaşamlarına öyle bir dalmıştım ki tüm zihnimi kibirle doldurduğumu fark ettim. Ben neyim? Ne amaçla yaşıyordum? Bir gün ölecek olsam, gazete manşetlerine "Evinde yaşamını yitiren adam 6 ay sonra fark edildi!" diye başlık olacağına eminim.
Paltomu aldım, dışarı çıktım. Rüzgar ölüyü diriltecek cinstendi. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Bana acil ihtiyacı olan birine yetişmeye çalışır gibi davranıyordum. Hızlandıkça hızlanıyor bundan keyif alıyordum. Kendimi daha iyi hissetmeye başlamıştım. Hem ısınıyordum da. Derken yaşlılıktan mı sigaradan mı bilmem yoruldum biraz dinlenmek istedim. Banka oturacaktım ıslak olduğunu fark edince bir ağaca dayanmayı daha mantıklı buldum.
Deri ceketli, baştan aşağıya siyahlara bürünmüş bir kadın gördüm. Kafasında siyah beresi, ufacık suratı vardı. Teni gerçekten o kadar beyaz mıydı yoksa soğuk havanın mı azizliğine uğramıştı bilemiyorum. Siyahlığın içinde yemyeşil gözleri baharı andırıyordu. Ağacın diğer tarafına geçtim, çok yakınımdaydı başını çevirse beni görecekti. Bakmıyor adeta gözetliyordum. Bana benzemiyordu bir amacı vardı buraya gelmekle. Merak içinde gözlerimi kadına dikmiştim.
Ceketinin cebinden konyak çıkarıp bir dikişte içti. Gerçekten de bana benzemiyordu. Ben hızlı hızlı yürümeye çalışıp ısınırken o konyak içmeyi tercih etmişti. İçtikten sonra şişeyi ayağıyla tekme atarak fırlattı. "Amınıza koyayım hepinizin. Sen de bittin, param olsa sıraya girersiniz cebime girmek için değil mi! Kodumun içkileri" dedi ve kendini tam denize salıveriyordu ki son anda bir hışımla kurtardım. İkimiz de yere düştük. Ayağa kalkıp toparlanınca bir tane tokat attı.
- Ne yaptığını sanıyorsun be sen!
- Ben... birden öyle görünce kurtarmak istedim. Ölmek belki de sana daha iyi gelecekti. Ama işte bir anlık refleksle kurtardım sizi. Bir daha dene istersen ama yine kurtarırım
- Senden böyle bir şey isteyen oldu mu şimdi? İşine bak sen, haydi yol al
- Pekala
- Dur! Konyak var mı?
- Kullanmam
- Sigara
- Ah evet o var.
- Sağ ol
- Merak ediyorsun değil mi? Ne yaşadım da ölmek istedim
- Biraz
- Hiçbir şey. Hayattımda kocaman bir boşluk var. Hiçbir şey yok anlıyor musun? Her gün gördüğüm aynı suratlar, sesler, mimikler, aynı ev, aynı yol. Bu ceket bile 5 yıllık. Ne yarar ne zarar tüm gereksizliğiyle salı günü gibiyim. Ne haftanın ne ilk günü, ne sonu, ortası bile değil Salı işte. Pazartesinden sonra öylesine geçiştirmek için eklenmiş bir gün.
- Hahahahah. Pardon sinirlerim bozuldu. Gerçekten üzgünüm. Benim hayatım bu, aynı şeyleri ben de yaşıyorum ama hiç ölmek istemedim. Gariptir, gerçekten arzu etmedim.
- Adın neydi bu arada?
- Mustafa
- Ben de Elif. Sorun sadece bu değil Mustafa. Bana benziyorsun diyorsun ama ikimizin arasında büyük bir fark var. Sen belli ki benim kadar sorgulamamışsın. Denememişsin bile uğraşmayı. Ben bu duruma kafamı çok yordum. Kabuğundan çıkmak büyük cesaret. Öncelikle zarar göreceğini kendine kabul ettirmen gerekir. Ben bunu öğrendim. 30 yaşındayım ve bu zamana kadar fazla temiz kaldım. Zarar görmekten korktuğum için insanlardan hep uzak durdum. Eğer insanlar için vazgeçilmek olmak istiyorsan onlara dokunman gerekir. Benim ellerim çok temizdi, yapamadım, beceremedim. Senin için de benim için de çok geç değil. Biraz cesaret yalnızca
- Evden çıkarken bu durgunluğa lanet edip koşar adımlarla buraya kadar geldim. Birinin bana ihtiyacı var gibiydi. Seni kurtardığımda "o kadar hızlı adım atmamın sebebi meğer buymuş" dedim. Tesadüf, kader, şans üçlemesini sorgulamadan artık hangisiyse bizi burada buluşturan. Diyorum ki, bunlar nedeni değil sağlayıcısı olsun. Gel birbirimize dokunalım.
- "Yarası yarasına dokunan" diyorsun yani. Bilmem ki...
- Bilemezsin zaten. Öğrenmen için, öğrenmemiz için
- Pekala, aç mısın?
- Hem de nasıl
- Tamam, sıcak bir çorbayla başlayalım mı?
- BAŞLAYALIM...
25 Ekim 2013 Cuma
Haklısın...
"İnsanlık olarak boktan her şeye çok meraklıyız. Kötü karakterlerin daha karizmatik olduğu, güzel kadınların kötü olduğu bir dönemdeyiz. Sabaha kadar içen, durmadan sevişen, bir de hayatın tokadını yemiş gibi gezen adamların saltanatı bu. Anlattığım kızların hiçbirisi ile sevişmedim. O ayyaşlar ile hiçbir zaman tanışmadım. Siz de sevişemezsiniz. Siz de tanışamazsınız. Yüzyılı bu yönde iten ve sahte burjuva anarşizmine sürükleyen çok bilen yazarlar da sevişmedi. İçimizde insana dair ne varsa hepsini kırarak sahte bir ütopya vaat ettiler öykülerinde. Üstüne basarak söylüyorum, bu kitap bir çöptür. Başarısızlıklarını satan insanların boş hayatlarıyla oyalanmayı kesip, kendi hayatınızı kendi kaleminizle çizin. Aşık olduğunuz kadınla sevişmenin, fileli çoraplı potansiyel fahişe ile sevişmekten çok daha büyük bir haz vereceğini unutmayın. Şimdi defolun yalanlarımdan, Kapatın bu kitabı, koşun sokağa. Gülümseyin insanlara ya da aşık falan olun ne bileyim..." Çöp - Denizhan Yıldız
17 Ekim 2013 Perşembe
Hayat şaşırtmayı sever
6 yıldır buradayım, bu barda. Bir insanın her gün aynı saatte kalkıp, aynı mekana gelir de farklı hayatlar yaşar mı? Tanımadığım insanların yaşamlarına konuk oluyorum birkaç saatliğine. Alkol benim yaşama nedenim. O kadar çok insan tanıdım ki, hiçbir insana bağlanamadım. Denedim, ama yeterince istemedim sanırım.
Barmenlik garip bir meslek. Kuaförlüğe benziyor. Her gelen sana derdini anlatıyor. Öylesine gelişi güzel. Ve sen hep dinliyorsun, dedim ya 6 yıldır bu mesleği yapıyorum diye. 6 yıldır bir Allah'ın kulu, "eee sen anlat" demedi. Zaten anlatmazdım da ne bileyim insan bekliyor işte. Olur ya benim de anlatasım gelir bir gün.
O zaman anladım zaten insanlara bağlanılmaması gerekildiğini. Çiğ süt emdik tamam da, herkesin farklı kötü bir huyu olduğunu sanırdım. Evet öyle, ama tüm insanların ortak bir özelliği olduğunu bilmiyordum. Herkes bencildi, ama herkes... Kendi derdimden değil zaten severdim meredi iyice bağlandım alkole. Millet anlattıkça ben içiyordum. Güzel bir şey belki de bu. Onlarına adına üzülmek, biraz da olsa merhamet duygusuna sahip olduğumu gösterir.
Hepsinin derdi farklıydı da herkes aynı durumdan dert yanıyordu. Muhakkak bir cümlelerinde, "onun iyiliği için" lafına yer verirlerdi. Bazen cümlenin gelişini anlar, ben de aynı anda eşlik ederdim. Birlikte kahkaha atardık. Onlar da farkındaydı çok dert dinlediğimin. İşte insanoğlu, para verince sadece alkolünü değil derdini de dinleyeceğimize inandırmış kendini. Madem inanmış dedik, biz de hiç bozmadık.
Neydi o laf?, 'Onun iyiliği için'. Öyle mi dersiniz? Gerçekten karşındakini mi düşünüyorsun?. O kadar iyi biriydi ki, kıyamadım! Yoo kıyamamak değil ki bu, sen aşık olmaktan korktun, aşkın kör halinden korktun, bağlanmaktan ve hayatını özgürce yaşayamamaktan korktun. Onu da bir iki cümleyle oyaladın, gönderdin. İnanmadı ama inanır gibi yaptı ve buna kendini inandırdı.
Bunlar biraz da insanların kendilerini koruma biçimleri. Kırılmamak, zarar görmemek için üzerlerine bencillik tohumları serpiştiriyorlar. Bana iyi gelmediği söylenemez hani, dert dinlemekten kendi sorunlarımı unutmuştum.
Pek sorunum olduğu söylenemez işte sadece sabaha karşı eve yalnız gitmek, yalnızlığa evde devam etmek... 'Yalnızlık' idi derdim bir tek. Bakma öyle tek kelimelik anlatımına, bazen öyle yorar ki adamı ölümü beklersin artık. Amaçsız gelir yaşamak, paylaşmadan bir hayatı sürdürmek zordur.
Uzun zamandır dikkatimi çeken bir kız vardı bara gelen. Bir tek onu bekliyordum, derdini anlatsın diye. Benden içki bile almamıştı hiç. Sürekli farklı insanlarla her cumartesi gelir, içkisini beylere ısmarlatırdı. Her aynı şeyi içerdi, iki tekila bir şişe viski.
İçeri girdiğinde kokusunu mu alırdım ne hemen görürdüm. Hiç kokusunu duymamıştım. Gerçekten nasıl koktuğunu merak ediyordum. Göz göze gelmemiştik hiç, bara girer, her zamanki yerinde otururdu. Şansına hep de boş olurdu. Arkadaş grubu arasında en son gelen hep kendisiydi.
İncecik belli, kısa boylu hani kafasına bakmasan çocuk gibi bir şeydi. Fakat yüz hatları o kadar keskindi ki 20'li yaşların sonlarında olduğu belliydi. Sert mizahlı bir ifadesi vardı. Simsiyah uzun, ince telli saçları, iri çekik siyah gözleri vardı. Makyaj tarzı da aynıydı hep. Siyah sürme, kırmızı ruj. Allık tercih etmiyordu galiba ya da bana öyle geliyordu. Yüzü beyazlığından mıdır bilmem, çok solgundu. Yine de güzeldi, çok çekiciydi. Ufak göğüslerine rağmen nasıl bu kadar seksi olmayı başarabiliyor anlamak güçtü.
Bir gün perşembe akşamı geldi bara. Etraf daha sakindi cumartesine göre. Sesini ilk kez o zaman duymuştum. Tek bir kişiyle buluşmuştu bu sefer. Bara sinirli bir şekilde geldi. Zaten geldiği gibi de adamla kavga etmeye başladı. Müdahale etsem mi dedim, sonra şimdi tersler filan zaten tanışamadım. Benim hakkımdaki ilk izlenimi de bu olsun istemedim. "Siktir git lan, pezevenk" diye bağırdığını duydum. Sadece ben değil, bardaki herkes onlara baktı. Adam, "sen görürsün kaltak" deyip, ceketini aldığı gibi çıktı.
İşte o zaman yanıma geldi. Neredeyse kavga ettiler diye dua edecektim. İnançlı olsam ederdim herhalde. Elim ayağım boşaldı. Dilim tutulmuş gibi, "ne alırdınız?" diyeceğim ama çıkmıyor bir türlü. Gerçekten aptal gibi göründüğüme yemin edebilirim.
- Ne bakıyorsun öyle? Bir viski ver oradan
- He yok, pardon, tabi. Viski değil mi? Buz koyayım mı?
- Koy amına koyayım
- Buyurun, başka arzunuz?
- Hahahaha. Sen ne kadar kibar bir şeysin. Yok arzum filan
- Anladım, afiyet olsun
- Çok mu bağırdım?
- Yok, duymadım ben bir şey
- Bana "iyi yalan söyleyemiyorum" numarası yapma. Adam gibi yanıt ver! Çok mu bağırdım?
- Hayır dedim ya
- Ha şöyle, az kendin ol. İnsanları sinirlendirmeye bayılırım. Gerçek yüzleri ortaya çıkar.
- İlginçmiş.
- Hoş onun bile numarasını yapacak insanoğlu vardır da. Benim insan psikolojisine ayıracak vaktim yok. Merak etme derdimi anlatmayacağım sana uzun uzun. Bir film kesiti yaşamıyoruz. Bazen hiç tanımadığın birine, öylece hayatını dökü verirsin. Tanıdığın yargılar, amacı güya korumak. Ama yabancının umurunda olmaz. Pehh pehh, aman ne büyük trajedi
- Duygusuzsun!
- Değilim! Gerçekçiyim sadece. Dostum yoksa bu benim suçum değil. Yoksa da duvarlar var, sana mı kaldım.
- Ben anlatman konusunda bir istekte bulunmadım zaten.
- Sinirleniyor muyuz? :)
- Sinir yok. İyi böyle, keyfin bilir. Ben de meraklısı değilim. Her akşam dinliyorum zaten.
- Ne anlatıyorlar sana bahsetseneee. Bak mesela bir çocuk var. Cumartesi 12'den sonra geliyor. Sarışın, kız gibi temiz bir yüzü var. Hastasıyım, bahsetti mi hiç kendinden sana?
- Bilmem, kimden bahsettiğini çözemedim
- Offf, çok sıkıcısın
- O adam kim? Neden tartıştınız?
- Hayırdır? Sorgulanıyor muyum? Sana ne be
- Yok da, sen bilirsin. Peki
O gece sabaha kadar konuştuk. Derdini anlatmadı gerçekten, o adamın kim olduğunu da. O kadar eğlenceli biriydi ki, ilk defa onu gülümserken görmüştüm. İlginç bir kahkahası vardı. Sadece gülümsemesi insanda bir parça tebessüme yetiyordu. O gece zamanı hayatımda ilk defa durdurmak istedim. Yaşantımdan o kadar bunalmıştım ki, zamanın hızla akmasını istiyordum ve bir an önce yaşlanıp ölüp gitmek. (tabi hayat erken bir sürpriz yapmazsa)
Çok fazla içmemiştik. İkimiz de özellikle alkol almıyorduk pek. Belki yanlış hissettim bilmiyorum ama ertesi gün ne yaşandıysa hatırlamak, söylediklerimizden pişman olmamak istiyorduk. Saçmalamak istemiyorduk. Gizli bir flört vardı aramızda, bu net belliydi. Ama nedenini anlayamıyorduk. Gerçek olduğundan şüpheliydik. O gece barı birlikte kapadık.
- Ne oldu? Ne gülüyorsun?
- Ya biz birbirimizin adını bilmiyoruz farkında mısın?
- Hahahaha. Hakikaten hiç sormadık. Ben Sedef
- Ben de Saygın. Şey...istersen
- Olur sende kalırım bu gece. Gerçi sabah oluyor ama
- Bravo, beni zorlamadın.
- İnsanlar zora gelemez. Anladığım anda oradan yürürüm
- Pekala çok bilmiş. Buyurunuz, soldan gideceğiz. Pek mesafesi yok, genelde yürüyorum ama istersen
- Yürüyelim
Elimi tuttu. Vücudu gibi elleri de minicikti. Kocaman avucumun içinde minicik elleri kaybolmuştu. Sıcaktı, ama yine de sıkı sıkı sarmalamıştım üşümesin diye. Boyu benden bir hayli kısaydı. Gerçi neredeyse kapılara sığmayacak boyumun yanında herkes kısa durur da o daha bir minik gelmişti bana. Ona yukarıdan bakmak çok eğlenceliydi. Bıdır bıdır konuşuyordu. Tüm gece mantıklı konuşan insan saçmalamaya başlamıştı.
Farkındaydım, korkuyordu. Ne kadar rahat görünmeye çalışsa da, özgürlüğüne düşkünlüğünü çok sevdiği söylenemezdi. Korunmaya, değer verilmeye, birilerinin onun için endişelenmesine ihtiyacı vardı. Sadece cesareti yoktu. Her konuda düşünmeden karar veren, sonunu düşünerek kendini yıpratmak istemediği bir hayatı vardı. Ama o da sıkılmış daha doğrusu yorulmuştu. Şimdi evlenme teklifi etsem bu psikolojiyle kabul edeceğine yemin edebilirdim.
- İşte benim fakirhane de burası
- Her akşam gideceğin bir evinin olması... Fakirlik bu değil.
- Kapıyı sen açmak zorundaysan zenginlik olduğu da söylenemez.
- Her akşam gittiğin yer bir yuva ise boş ver. Neresinden tutarsan kâr. Onu bulamayanlar da var
- Anlayamadım
- Yağmur başladı, aç istersen kapıyı artık:)
- Ha evet. Ya misafir beklemiyordum. Ev biraz dağınık olabilir, kusura bakma lütfen
- Problem değil
Kapıyı açarken ne yalan söyleyeyim çok gergindim. Bu sefer ben tedirgin olmaya başlamıştım. Ev umarım düzenlidir. Sorun etmeyeceğine eminim ama olsun. Yanında iç çamaşırlarımı gelişi güzel elime alıp toplamaya çalışmak istemiyordum. Kapıyı açtım, umduğumdan daha güzel görünüyordu ortam. Lambayı açtım, salona davet ettim. Biraz ıslanmıştık. "Üstüne bir şey alır mısın?" dedim. "Gerek yok" dedi. "İçecek bir şey alır mısın?" diye sordum. "Bira varsa iyi olur" dedi. Mutfağa gittim, buzdolabını açarken, arkamdan incecik bedeniyle tüm vücuduma sarılamasa da sıcaklığını hissettim.
- Siktir et, vakit kaybetmeyelim.
İnsanların içki içeceği ve eğleneceği bir yerde çalışıyorsanız (bar gibi) sevişmek pek de zor değil. Hiç de geri çevirmedim. Bazen gerçekten çok yorgun oluyordum. Sadece eve gidip uyumak istediğim zamanlarda bile sırf birine sarılmak için seviştiğim çok oldu. Evin tek çocuğu idim. Kardeşim de olmadı. Annemin de babamın da benden pek hoşlandığı söylenemezdi. O yüzden hep birileriyle uyumak isterdim. Bir bebek, bir anne, bir sevgili...
Ama Sedef çok güzeldi. İlk defa ruhumla sevişmiştim. Teni çok yumuşaktı. O kadar güzel sevişmese ilk defa biriyle seviştiğini düşünebilirdim. Minicik göğüsleri diriydi. Ne istediğini, nasıl zevk vereceğini iyi biliyordu. Bahse girerim, yarım saatlik konuşmada her erkeğin yatakta nasıl olabileceğini çözen bilen biriydi. Boşalacağımı hissettiği anda kendini çekiyordu. Bunu nasıl yapıyordu anlayamıyorum. O da gece bitsin istemiyordu. En sonunda ikimiz de dayanamayıp günü bitirmiştik.
Deliksiz bir uyku çektiğimi hatırlıyorum. Ama yine de kafamda bir sürü şey vardı. Hem o kadar sakin bir uyku çekiyor hem de hayatımdan gitmesini istemediğimden ne yapabileceğimi kurmaya çalışıyordum. Ürkekti, gidecekti, biliyordum. İkna etmem gerekiyordu. Geçmişiyle, hatalarıyla ilgilenmiyordum. Geçmişinden o sorumluydu, bana düşen onu yargılamamaktı. Geleceğinin sorumluluğunu sırtıma yüklemek istiyordum. Bunun tarifini ona yapmak çok güçtü.
Gözlerimi açtığımda onu giyinirken gördüm. Evet, tahmin ettiğim gibi gidiyordu. Karanlık olduğundan dikkat etmemiştim. Göbek deliğinin tam altında minik bir ayak izi dövmesi vardı.
- Dövmenin anlamı ne?
- 500 TL, bu kadar uzun bir gece için başkası olsa daha fazla isterdim ama sana böyle olsun. Bir daha ki ne olanı isterim.
- Nasıl? Anlamadım?
- Neyi anlamadın. Gerçekten hayat kadını olduğumu bilmiyor muydun yani? Bardaki adam pezevengim, müşterinin isteklerine göre değil benim isteğime göre sevişirim ben. Bir müşterim olmadık şeyler istedi.
Kimsenin fantazisi ile uğraşamam. Ben de viski şişesiyle kafasına vurdum. Duymuş, kavga ettik. Buydu işte, çok meraklanmıştın. Neyse 500 TL'yi bırak da gideyim artık. Yeterince geç kaldım zaten
- İşte böyle bir şeyi hiç hesaba katmamıştım. Hiç de yaşamamıştım açıkçası. Belli bir ücret ödeyerek birisiyle ilişkiye girmenin kadın nezdinde gurur kırıcı olduğunu düşünmüşümdür. İhtiyacım da yoktu zaten. Ama gerçekten üzülmüştüm.
- Parayı masaya bıraktım, ondan önce evden çıktım. Cüzdanımı da evde bıraktım. Belki de daha fazlasına ihtiyacı vardır, alabilirdi.
O günden sonra bir daha hiç bara gelmedi. Ne adresi ne telefonu vardı. Bir tek adını biliyordum. Sedef...Araştırsam bulur muydum bilmiyorum. Ama bulmak istemedim. Yine bir gün bar çıkışı eve giderken canım sıkıldım geri döndüm. Sahil kenarında her zaman köfte satan bir amcamız vardı. Hem onu görmek hem da karnımı doyurmak için yanına gittim. Bayağı bir yol yürüdükten sonra Kemal amcanın, "ooo delikanlı artık başka köfteci bulduğunu düşündüm" lafıyla biraz da olsa kendime geldim
- Yok be dayı, işler güçler pek fırsat olmadı. Bu aralar sabah karşı çıkıyorum bardan. Bol soğanlı yarım köfte ekmek yap oradan, midem bayram etsin
- Emrin olur, aslanım. Geç sen, başım biraz kalabalık yanına gelirim birazdan. Konuşalım biraz canın sıkkın gibi. Yüzünü böyle görmeye alışık değiliz
- Tamam ağabey, ben bankta oturuyorum
Biraya karşı deniz kokusu gibisi yok. Can sıkıntım bitmez de işte iyi böyle
- Bir gün karşılaşacağımızı biliyordum.
- Sedef!
İşte buna gerçekten şaşırmıştım.
- Merhaba, kızgın mısın hala bana?
- Yok, yani bilmem. Şaşkınım biraz
- Anlıyorum. Telafisi yok ama yine de özür dilerim. İşten geliyorum. Biraz yürümek istedim. Seni görmek güzeldi. Uzun uzun konuşmak istemiyorum. Biliyorsun dert anlatmayı sevmem. Ama ilginç bir yaşantım yok. Bu hayat tarzını yaşayan herkes gibi oldu, böyle geldi ve geçiyor. Değiştirmeye de çalışmıyorum. Halimden memnun olduğumdan değil. Gücüm yok
- Sen bilirsin, hoşça kal
- Hoşça kal
- Sedef
- Efendim
- O dövmenin anlamı neydi?
Gece olmasına rağmen gözlerinin nemli olduğunu görebiliyordum. Zoraki bir gülümsemeyle. "Bebeğimdi" dedi. Anlaşılan bugün şaşırma günümdeydim. Bebeğin?
- Evet, yüzünü hiçbir zaman göremeyeceğim bir bebek. Babasını bilseydim doğururdum. O zaman daha güçlüydüm. Ama küçük bir çocuğa ilk öğrettiğim şeyin bir yalan olmasını istemedim. Daha fazla soru sorma artık, konuşmak istemiyorum. Kendine iyi bak, güzel kal...
- Sen de...
Rüzgar daha da sert esmeye başladı. Sonbahar geldi artık. Hüzün mevsimi beni unutmamış. Başkalarının hikayelerini dinlerken demek bir gün ben de bu hikayenin bir parçası olacaktım. Yarım, bölük pörçük hatta paramparça anılar ne can yakıcılar. Ne kadar vaktim kaldı acaba? Cansız bir beden olarak yere yığılmak istiyorum. Ağlayan olmayacak, "samimiyetim yoktu, ama iyi adamdı" diyecekler. "İyi" lafı da ölünün arkasından kötü konuşmayalım diye. Yoksa kimsenin beni tanıdığı bildiği yok. 2 saat sonra sabah olacak ve ben yine aynı şeyleri yaşayacağım belki de biraz daha fazla şaşıracağım. Hey ölüm seni bekliyorum. Onca hak etmeyen insan varken, ölümü bu denli bekleyen biri olarak azrailciğim sana kapım her zaman açık
Barmenlik garip bir meslek. Kuaförlüğe benziyor. Her gelen sana derdini anlatıyor. Öylesine gelişi güzel. Ve sen hep dinliyorsun, dedim ya 6 yıldır bu mesleği yapıyorum diye. 6 yıldır bir Allah'ın kulu, "eee sen anlat" demedi. Zaten anlatmazdım da ne bileyim insan bekliyor işte. Olur ya benim de anlatasım gelir bir gün.
O zaman anladım zaten insanlara bağlanılmaması gerekildiğini. Çiğ süt emdik tamam da, herkesin farklı kötü bir huyu olduğunu sanırdım. Evet öyle, ama tüm insanların ortak bir özelliği olduğunu bilmiyordum. Herkes bencildi, ama herkes... Kendi derdimden değil zaten severdim meredi iyice bağlandım alkole. Millet anlattıkça ben içiyordum. Güzel bir şey belki de bu. Onlarına adına üzülmek, biraz da olsa merhamet duygusuna sahip olduğumu gösterir.
Hepsinin derdi farklıydı da herkes aynı durumdan dert yanıyordu. Muhakkak bir cümlelerinde, "onun iyiliği için" lafına yer verirlerdi. Bazen cümlenin gelişini anlar, ben de aynı anda eşlik ederdim. Birlikte kahkaha atardık. Onlar da farkındaydı çok dert dinlediğimin. İşte insanoğlu, para verince sadece alkolünü değil derdini de dinleyeceğimize inandırmış kendini. Madem inanmış dedik, biz de hiç bozmadık.
Neydi o laf?, 'Onun iyiliği için'. Öyle mi dersiniz? Gerçekten karşındakini mi düşünüyorsun?. O kadar iyi biriydi ki, kıyamadım! Yoo kıyamamak değil ki bu, sen aşık olmaktan korktun, aşkın kör halinden korktun, bağlanmaktan ve hayatını özgürce yaşayamamaktan korktun. Onu da bir iki cümleyle oyaladın, gönderdin. İnanmadı ama inanır gibi yaptı ve buna kendini inandırdı.
Bunlar biraz da insanların kendilerini koruma biçimleri. Kırılmamak, zarar görmemek için üzerlerine bencillik tohumları serpiştiriyorlar. Bana iyi gelmediği söylenemez hani, dert dinlemekten kendi sorunlarımı unutmuştum.
Pek sorunum olduğu söylenemez işte sadece sabaha karşı eve yalnız gitmek, yalnızlığa evde devam etmek... 'Yalnızlık' idi derdim bir tek. Bakma öyle tek kelimelik anlatımına, bazen öyle yorar ki adamı ölümü beklersin artık. Amaçsız gelir yaşamak, paylaşmadan bir hayatı sürdürmek zordur.
Uzun zamandır dikkatimi çeken bir kız vardı bara gelen. Bir tek onu bekliyordum, derdini anlatsın diye. Benden içki bile almamıştı hiç. Sürekli farklı insanlarla her cumartesi gelir, içkisini beylere ısmarlatırdı. Her aynı şeyi içerdi, iki tekila bir şişe viski.
İçeri girdiğinde kokusunu mu alırdım ne hemen görürdüm. Hiç kokusunu duymamıştım. Gerçekten nasıl koktuğunu merak ediyordum. Göz göze gelmemiştik hiç, bara girer, her zamanki yerinde otururdu. Şansına hep de boş olurdu. Arkadaş grubu arasında en son gelen hep kendisiydi.
İncecik belli, kısa boylu hani kafasına bakmasan çocuk gibi bir şeydi. Fakat yüz hatları o kadar keskindi ki 20'li yaşların sonlarında olduğu belliydi. Sert mizahlı bir ifadesi vardı. Simsiyah uzun, ince telli saçları, iri çekik siyah gözleri vardı. Makyaj tarzı da aynıydı hep. Siyah sürme, kırmızı ruj. Allık tercih etmiyordu galiba ya da bana öyle geliyordu. Yüzü beyazlığından mıdır bilmem, çok solgundu. Yine de güzeldi, çok çekiciydi. Ufak göğüslerine rağmen nasıl bu kadar seksi olmayı başarabiliyor anlamak güçtü.
Bir gün perşembe akşamı geldi bara. Etraf daha sakindi cumartesine göre. Sesini ilk kez o zaman duymuştum. Tek bir kişiyle buluşmuştu bu sefer. Bara sinirli bir şekilde geldi. Zaten geldiği gibi de adamla kavga etmeye başladı. Müdahale etsem mi dedim, sonra şimdi tersler filan zaten tanışamadım. Benim hakkımdaki ilk izlenimi de bu olsun istemedim. "Siktir git lan, pezevenk" diye bağırdığını duydum. Sadece ben değil, bardaki herkes onlara baktı. Adam, "sen görürsün kaltak" deyip, ceketini aldığı gibi çıktı.
İşte o zaman yanıma geldi. Neredeyse kavga ettiler diye dua edecektim. İnançlı olsam ederdim herhalde. Elim ayağım boşaldı. Dilim tutulmuş gibi, "ne alırdınız?" diyeceğim ama çıkmıyor bir türlü. Gerçekten aptal gibi göründüğüme yemin edebilirim.
- Ne bakıyorsun öyle? Bir viski ver oradan
- He yok, pardon, tabi. Viski değil mi? Buz koyayım mı?
- Koy amına koyayım
- Buyurun, başka arzunuz?
- Hahahaha. Sen ne kadar kibar bir şeysin. Yok arzum filan
- Anladım, afiyet olsun
- Çok mu bağırdım?
- Yok, duymadım ben bir şey
- Bana "iyi yalan söyleyemiyorum" numarası yapma. Adam gibi yanıt ver! Çok mu bağırdım?
- Hayır dedim ya
- Ha şöyle, az kendin ol. İnsanları sinirlendirmeye bayılırım. Gerçek yüzleri ortaya çıkar.
- İlginçmiş.
- Hoş onun bile numarasını yapacak insanoğlu vardır da. Benim insan psikolojisine ayıracak vaktim yok. Merak etme derdimi anlatmayacağım sana uzun uzun. Bir film kesiti yaşamıyoruz. Bazen hiç tanımadığın birine, öylece hayatını dökü verirsin. Tanıdığın yargılar, amacı güya korumak. Ama yabancının umurunda olmaz. Pehh pehh, aman ne büyük trajedi
- Duygusuzsun!
- Değilim! Gerçekçiyim sadece. Dostum yoksa bu benim suçum değil. Yoksa da duvarlar var, sana mı kaldım.
- Ben anlatman konusunda bir istekte bulunmadım zaten.
- Sinirleniyor muyuz? :)
- Sinir yok. İyi böyle, keyfin bilir. Ben de meraklısı değilim. Her akşam dinliyorum zaten.
- Ne anlatıyorlar sana bahsetseneee. Bak mesela bir çocuk var. Cumartesi 12'den sonra geliyor. Sarışın, kız gibi temiz bir yüzü var. Hastasıyım, bahsetti mi hiç kendinden sana?
- Bilmem, kimden bahsettiğini çözemedim
- Offf, çok sıkıcısın
- O adam kim? Neden tartıştınız?
- Hayırdır? Sorgulanıyor muyum? Sana ne be
- Yok da, sen bilirsin. Peki
O gece sabaha kadar konuştuk. Derdini anlatmadı gerçekten, o adamın kim olduğunu da. O kadar eğlenceli biriydi ki, ilk defa onu gülümserken görmüştüm. İlginç bir kahkahası vardı. Sadece gülümsemesi insanda bir parça tebessüme yetiyordu. O gece zamanı hayatımda ilk defa durdurmak istedim. Yaşantımdan o kadar bunalmıştım ki, zamanın hızla akmasını istiyordum ve bir an önce yaşlanıp ölüp gitmek. (tabi hayat erken bir sürpriz yapmazsa)
Çok fazla içmemiştik. İkimiz de özellikle alkol almıyorduk pek. Belki yanlış hissettim bilmiyorum ama ertesi gün ne yaşandıysa hatırlamak, söylediklerimizden pişman olmamak istiyorduk. Saçmalamak istemiyorduk. Gizli bir flört vardı aramızda, bu net belliydi. Ama nedenini anlayamıyorduk. Gerçek olduğundan şüpheliydik. O gece barı birlikte kapadık.
- Ne oldu? Ne gülüyorsun?
- Ya biz birbirimizin adını bilmiyoruz farkında mısın?
- Hahahaha. Hakikaten hiç sormadık. Ben Sedef
- Ben de Saygın. Şey...istersen
- Olur sende kalırım bu gece. Gerçi sabah oluyor ama
- Bravo, beni zorlamadın.
- İnsanlar zora gelemez. Anladığım anda oradan yürürüm
- Pekala çok bilmiş. Buyurunuz, soldan gideceğiz. Pek mesafesi yok, genelde yürüyorum ama istersen
- Yürüyelim
Elimi tuttu. Vücudu gibi elleri de minicikti. Kocaman avucumun içinde minicik elleri kaybolmuştu. Sıcaktı, ama yine de sıkı sıkı sarmalamıştım üşümesin diye. Boyu benden bir hayli kısaydı. Gerçi neredeyse kapılara sığmayacak boyumun yanında herkes kısa durur da o daha bir minik gelmişti bana. Ona yukarıdan bakmak çok eğlenceliydi. Bıdır bıdır konuşuyordu. Tüm gece mantıklı konuşan insan saçmalamaya başlamıştı.
Farkındaydım, korkuyordu. Ne kadar rahat görünmeye çalışsa da, özgürlüğüne düşkünlüğünü çok sevdiği söylenemezdi. Korunmaya, değer verilmeye, birilerinin onun için endişelenmesine ihtiyacı vardı. Sadece cesareti yoktu. Her konuda düşünmeden karar veren, sonunu düşünerek kendini yıpratmak istemediği bir hayatı vardı. Ama o da sıkılmış daha doğrusu yorulmuştu. Şimdi evlenme teklifi etsem bu psikolojiyle kabul edeceğine yemin edebilirdim.
- İşte benim fakirhane de burası
- Her akşam gideceğin bir evinin olması... Fakirlik bu değil.
- Kapıyı sen açmak zorundaysan zenginlik olduğu da söylenemez.
- Her akşam gittiğin yer bir yuva ise boş ver. Neresinden tutarsan kâr. Onu bulamayanlar da var
- Anlayamadım
- Yağmur başladı, aç istersen kapıyı artık:)
- Ha evet. Ya misafir beklemiyordum. Ev biraz dağınık olabilir, kusura bakma lütfen
- Problem değil
Kapıyı açarken ne yalan söyleyeyim çok gergindim. Bu sefer ben tedirgin olmaya başlamıştım. Ev umarım düzenlidir. Sorun etmeyeceğine eminim ama olsun. Yanında iç çamaşırlarımı gelişi güzel elime alıp toplamaya çalışmak istemiyordum. Kapıyı açtım, umduğumdan daha güzel görünüyordu ortam. Lambayı açtım, salona davet ettim. Biraz ıslanmıştık. "Üstüne bir şey alır mısın?" dedim. "Gerek yok" dedi. "İçecek bir şey alır mısın?" diye sordum. "Bira varsa iyi olur" dedi. Mutfağa gittim, buzdolabını açarken, arkamdan incecik bedeniyle tüm vücuduma sarılamasa da sıcaklığını hissettim.
- Siktir et, vakit kaybetmeyelim.
İnsanların içki içeceği ve eğleneceği bir yerde çalışıyorsanız (bar gibi) sevişmek pek de zor değil. Hiç de geri çevirmedim. Bazen gerçekten çok yorgun oluyordum. Sadece eve gidip uyumak istediğim zamanlarda bile sırf birine sarılmak için seviştiğim çok oldu. Evin tek çocuğu idim. Kardeşim de olmadı. Annemin de babamın da benden pek hoşlandığı söylenemezdi. O yüzden hep birileriyle uyumak isterdim. Bir bebek, bir anne, bir sevgili...
Ama Sedef çok güzeldi. İlk defa ruhumla sevişmiştim. Teni çok yumuşaktı. O kadar güzel sevişmese ilk defa biriyle seviştiğini düşünebilirdim. Minicik göğüsleri diriydi. Ne istediğini, nasıl zevk vereceğini iyi biliyordu. Bahse girerim, yarım saatlik konuşmada her erkeğin yatakta nasıl olabileceğini çözen bilen biriydi. Boşalacağımı hissettiği anda kendini çekiyordu. Bunu nasıl yapıyordu anlayamıyorum. O da gece bitsin istemiyordu. En sonunda ikimiz de dayanamayıp günü bitirmiştik.
Deliksiz bir uyku çektiğimi hatırlıyorum. Ama yine de kafamda bir sürü şey vardı. Hem o kadar sakin bir uyku çekiyor hem de hayatımdan gitmesini istemediğimden ne yapabileceğimi kurmaya çalışıyordum. Ürkekti, gidecekti, biliyordum. İkna etmem gerekiyordu. Geçmişiyle, hatalarıyla ilgilenmiyordum. Geçmişinden o sorumluydu, bana düşen onu yargılamamaktı. Geleceğinin sorumluluğunu sırtıma yüklemek istiyordum. Bunun tarifini ona yapmak çok güçtü.
Gözlerimi açtığımda onu giyinirken gördüm. Evet, tahmin ettiğim gibi gidiyordu. Karanlık olduğundan dikkat etmemiştim. Göbek deliğinin tam altında minik bir ayak izi dövmesi vardı.
- Dövmenin anlamı ne?
- 500 TL, bu kadar uzun bir gece için başkası olsa daha fazla isterdim ama sana böyle olsun. Bir daha ki ne olanı isterim.
- Nasıl? Anlamadım?
- Neyi anlamadın. Gerçekten hayat kadını olduğumu bilmiyor muydun yani? Bardaki adam pezevengim, müşterinin isteklerine göre değil benim isteğime göre sevişirim ben. Bir müşterim olmadık şeyler istedi.
Kimsenin fantazisi ile uğraşamam. Ben de viski şişesiyle kafasına vurdum. Duymuş, kavga ettik. Buydu işte, çok meraklanmıştın. Neyse 500 TL'yi bırak da gideyim artık. Yeterince geç kaldım zaten
- İşte böyle bir şeyi hiç hesaba katmamıştım. Hiç de yaşamamıştım açıkçası. Belli bir ücret ödeyerek birisiyle ilişkiye girmenin kadın nezdinde gurur kırıcı olduğunu düşünmüşümdür. İhtiyacım da yoktu zaten. Ama gerçekten üzülmüştüm.
- Parayı masaya bıraktım, ondan önce evden çıktım. Cüzdanımı da evde bıraktım. Belki de daha fazlasına ihtiyacı vardır, alabilirdi.
O günden sonra bir daha hiç bara gelmedi. Ne adresi ne telefonu vardı. Bir tek adını biliyordum. Sedef...Araştırsam bulur muydum bilmiyorum. Ama bulmak istemedim. Yine bir gün bar çıkışı eve giderken canım sıkıldım geri döndüm. Sahil kenarında her zaman köfte satan bir amcamız vardı. Hem onu görmek hem da karnımı doyurmak için yanına gittim. Bayağı bir yol yürüdükten sonra Kemal amcanın, "ooo delikanlı artık başka köfteci bulduğunu düşündüm" lafıyla biraz da olsa kendime geldim
- Yok be dayı, işler güçler pek fırsat olmadı. Bu aralar sabah karşı çıkıyorum bardan. Bol soğanlı yarım köfte ekmek yap oradan, midem bayram etsin
- Emrin olur, aslanım. Geç sen, başım biraz kalabalık yanına gelirim birazdan. Konuşalım biraz canın sıkkın gibi. Yüzünü böyle görmeye alışık değiliz
- Tamam ağabey, ben bankta oturuyorum
Biraya karşı deniz kokusu gibisi yok. Can sıkıntım bitmez de işte iyi böyle
- Bir gün karşılaşacağımızı biliyordum.
- Sedef!
İşte buna gerçekten şaşırmıştım.
- Merhaba, kızgın mısın hala bana?
- Yok, yani bilmem. Şaşkınım biraz
- Anlıyorum. Telafisi yok ama yine de özür dilerim. İşten geliyorum. Biraz yürümek istedim. Seni görmek güzeldi. Uzun uzun konuşmak istemiyorum. Biliyorsun dert anlatmayı sevmem. Ama ilginç bir yaşantım yok. Bu hayat tarzını yaşayan herkes gibi oldu, böyle geldi ve geçiyor. Değiştirmeye de çalışmıyorum. Halimden memnun olduğumdan değil. Gücüm yok
- Sen bilirsin, hoşça kal
- Hoşça kal
- Sedef
- Efendim
- O dövmenin anlamı neydi?
Gece olmasına rağmen gözlerinin nemli olduğunu görebiliyordum. Zoraki bir gülümsemeyle. "Bebeğimdi" dedi. Anlaşılan bugün şaşırma günümdeydim. Bebeğin?
- Evet, yüzünü hiçbir zaman göremeyeceğim bir bebek. Babasını bilseydim doğururdum. O zaman daha güçlüydüm. Ama küçük bir çocuğa ilk öğrettiğim şeyin bir yalan olmasını istemedim. Daha fazla soru sorma artık, konuşmak istemiyorum. Kendine iyi bak, güzel kal...
- Sen de...
Rüzgar daha da sert esmeye başladı. Sonbahar geldi artık. Hüzün mevsimi beni unutmamış. Başkalarının hikayelerini dinlerken demek bir gün ben de bu hikayenin bir parçası olacaktım. Yarım, bölük pörçük hatta paramparça anılar ne can yakıcılar. Ne kadar vaktim kaldı acaba? Cansız bir beden olarak yere yığılmak istiyorum. Ağlayan olmayacak, "samimiyetim yoktu, ama iyi adamdı" diyecekler. "İyi" lafı da ölünün arkasından kötü konuşmayalım diye. Yoksa kimsenin beni tanıdığı bildiği yok. 2 saat sonra sabah olacak ve ben yine aynı şeyleri yaşayacağım belki de biraz daha fazla şaşıracağım. Hey ölüm seni bekliyorum. Onca hak etmeyen insan varken, ölümü bu denli bekleyen biri olarak azrailciğim sana kapım her zaman açık
1 Eylül 2013 Pazar
Keşke 'keşke' demeseydim
Bugün 18 yaşıma basmam gerekiyordu. Bir gün öncesine kadar her şey böyle planlanmıştı. Anneme hediyemi bile sipariş etmiştim. Doğum günümü dışarıda kutlayacaktık. Böyle pırıl pırıl bir elbise gördüm. Kısa böyle, taşları var üstünde.Işıltılı kıyafetimle "doğum günü kızıyım" diye bağıracaktım adeta.
İlk defa o kadar kısa bir elbisem olacaktı. Göğüslerim anneme çekmiş, küçücük sinir oluyordum. Sanki onlar da reşit olacağımı bilir gibi irileştiler. Dergilerdeki kadınlar gibi. En son aldığım moda dergisinde bir mankenin üstünde görmüştüm. Kestim hemen sayfasını, defterimin arasına koydum aylar öncesinden.
Bu yaşıma kadar genelde planlarıma ailem karar verirdi. İlk defa kendi adıma bir karar almanın mutluluğunu yaşıyordum. "Büyüyorsun artık kendi kararlarını almanın vakti geliyor. Doğum gününü kiminle geçirmek istiyorsan, nasıl organize etmek istiyorsan sen karar ver" dedi annem. Olmadı, o kadar plan yaptım ama hiçbir şey istediğim gibi olmadı.
Hayat yine sana rağmen istediği gibi işledi zamanı. Ev ne kadar sessiz. Hayır evin neşe kaynağı filan değildim. Özellikle son zamanlarda iyice sessizleşmiştim. 18. yaşıma basmadan içime çekilmiştim. Birkaç haftadır ağzımdan çıkan tek kelime, "yok bir şey" idi.
Aslında o kadar çok şey vardı ki dile getirmek istediğim. Annemi, babamı karşıma alıp her şeyi en başından anlatmak... O kadar istemiştim ki. Her defasında konuşacak gibi olup saçma sapan gündelik olayları anlatırken buluyordum kendimi. "En başından" dedim ya. İlk cümlem bile belliydi; "Baba beni affet, iyi birine benziyordu"
Annem şu anda mutfakta babam da pencerenin önünde elinde sigarası, nereye baktığını bilmeden dalmış gitmiş. Ucu yanıyor sigaranın. Belli ki hiç içmemiş bile, sadece yakmış. Kalbine mi benzemişti ucu yanan sigarayı. Öyle ağır ağır yanan sonra da kül olan. Öyle mi olacaktı o da? İçindeki yangın bir gün sönecek ama ne o aynı kişi olacak ne de hayat. Elinden almak istiyorum sigarayı, eli yanacak diye korkuyorum. Ama susuyorum, ya "daha fazla ne kadar yanabilirim" derse!
Anneme bakıyorum. İki kişilik akşam yemeği için 20 patates fazla değil mi? Yarım saattir onu gözlemliyorum. Farkında olmadan soyup duruyor patatesleri. Uyarmak istiyorum. "Anne, yeter artık. 'İsraf etmeyin' diyen sen değil miydin hep. Çöpe gidecek hepsi" demek istiyorum ama susuyorum. Ben böyle olsun istemedim hiç. Ailemi üzebileceğimi hiç düşünememişim. Daha doğrusu ben hiç bir şey düşünmemişim. Sadece kendimi bile düşünsem bunlar olmayacaktı.
Bir atölyem olsun çok istiyordum. İnsanların fotoğraflarını çekip, bakışlarını bir ömür saklamak. Belki bir sergi açmak, başkalarına da göstermek. Hayatında yüzünü hiç bir zaman görmeyeceği gözleri herkes görsün istiyordum. Yanından geçtiğinde farkına varmayacak çünkü. Bir yerlere yetişmekten tanıdıklarımızla ettiğimiz ayak üstü sohbetler bile o kadar kısa ki... Tanımadığı birini neden anlamaya çalışsın. Zaten anlasa ne olacak, onun derdi yeterince omuzlarını ağrıtmıyor mu?
Bir gün Taksim'e gitmiştim. İlginç anlar yakalayıp çekmek istiyordum. Eylem yapanlar, öpüşen çiftler, sokakta sanatını konuşturanlar, esnaflar... Bir yaşlı amca görmüştüm kaldırımda. Yanında 5-6 yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı. Saat 5 sularıydı ve belli ki yorulmuşlardı. Gündelik bir yorulma değil de her günün böyle olmasından, yaşamlarından dertliydiler belli. Amca kayısı satıyordu, çocuk da selpak. Yanlarına gittim, fotoğraflarını çekmek için izin aldım. Amca hiç istifini bozmadan, yorgun gözleri ve zamanın getirdiği kırışık bir suratla bana baktı.
Küçük çocuk ise hemen gülüverdi. "Abla nerede çıkacak resmim? Bak ben her gün buradayım. Bana da getirir misin? Okulda Tuğçe'ye göstereyim". O kadar heyecanlanmıştı ki, bir anda bütün gün tek bir selpak bile satamadığını unutmuştu. Hevesini kırmak istemedim. "Bir dergi çıkartmak istiyoruz arkadaşlarla. Onda yayınlayacağız. İlk işim de sana hediye etmek olacak dergiyi" Utandı biraz. "Tamam abla" dedi.
Fotoğraflarını birçok açıdan çekmeye çalışıyordum. Yanıma biri geldi. "Aaa Mert ağabey, bugün gelmeyeceksin sanıyordum"
- Oğlum alerjim var bahara. Burnum akıp duruyor. Hayrına gelmiyoruz herhalde. Sen ver oradan 7-8 tane selpak. Anca yetiyor.
- Hahaha. Ağabey sen kışında geliyorsun
- Amına koyayım. Kışın da harbi grip oluyorum da ondan. Bak, aşağıda bir çocuk daha var, tezgah kurmuş. Valla müşteri kaçırıyorsun. Artık ondan alırım ben de
- Vayyy. Kim o lan? Yeminlen toplarım bizim çocukları. Zaten zor kazanıyorum. Gitsin başka semtte satsın selpaklarını
- Yavaş ol oğlum. Rakip iyidir. En iyi sen nasıl olacaksın yoksa?
- Üf iyi ya tamam
15 dakikalık konuşmalarında gözlerimiz kırpmadan onu seyrettiğimi fark ettim. Daha doğrusu baktığımı fark edince utanıp kafamı başka yere çevirdim. Uzun boylu zayıf biriydi. Çok çelimsiz olmamasına rağmen kambur duruyordu nedense. Uzun saçlarını arkadan toplamış, ilginç küpesi ve boyunundaki dövmesini fark etmemi sağlamıştı. Salaş, dünya umurumda değil havasında tarzı cümleleri bu adam için net bir şekilde söyleyebilirdim.
- Selam tatlım. Ben Mert. Mert olduğumdan değil de zamanında koymuşlar. Ben de bozmayayım dedim. Sen istediğini diyebilirsin ama bana
Şaşırmıştım. Tatlım ne ya?? 10 senelik arkadaşıyım sanki. Gözlerine sürme mi çekmiş o? Gay mi acaba? Aman neyse ne bana ne.
- Merhaba
- Yani?
- Anlamadım?
- Suçun neydi? Yoksa şu kader mahkumlarından mısın sen de?
- Nasıl ya? Ne diyorsun be sen. Dilinden anlamıyorum. Türkçe konuşsana
- Tek kişilik koğuştan yeni çıkmış gibisin. Selam verdim, kendimi tanıttım. Hiç kimseyle iletişim kurmaz mısın sen? İnsan,"ben de şu isimle birisiyim" filan der.
Elimden olmadan gülümsedim. Oradan başladık konuşmaya. Amcayla çocuk gitti. Kaldırımda oturup saatlerce konuştuk. Karanlık basmış hiç farkına bile varmadık. Anca karnımız acıkınca saatin kaç olduğunu anlayabilmiştik.
- Ah saat kaç olmuş eve gitmem lazım. Çok geç kaldım.
- Bir yerlerde bir şeyler yeseydik
- Yok, gitmem gerekiyor. Babam beni sofrada görmezse üzülür. Annem hazırlamıştır bile sofrayı aslında. Hay Allah ya. Neyse görüşürüz
- Heyy, dur! Bak yine iletişim devrelerin yandı. Nereye görüşüyoruz. Telefon numaranı verdin mi bana?
- Haa evet
- Korkma sapık değilim
- Ne alakası var canım. Tamam al
- Eve gidince "geldim" filan deme yalnız. Başına bir şey gelse öğrenilir bir şekilde zaten ya. Kötü haber tez mi ne duyuluyordu ya. Kasma yani
- Eeee pes!
- Şaka yapıyorum ya. Ben seni bırakırım. Baksana çok safsın. "Selam tatlım" dedim. Ne konuştun ne konuştun. Mapustan çıkmış gibisin harbiden
- Kızacağım ama..
- Kızsanaaaa :)
- Of deli hadi ama eve gitmem lazım.
Eve gittikten sonra sürekli aklıma konuşmalarımız geliyordu. Gülüp duruyordum. Arada "salak ya ne alakası var ki" diye kendi kendime konuşuyordum. Sonra 'biz' olduk. Sonra bir gece bizi aştık. Yek vücut olduk. Sarhoş değildik, her şeyin farkındaydık. Hiç pişman olmayacağımı düşünüyordum.
Dünya bizim için dönüyordu sanki. Pişman olmayacağıma emindim ama daha da emin olduğum asıl şey, hayatım boyunca unutamayacağım bir an yaşıyor olmamdı. En güzeli de gizemdi. Gizem hala devam ediyordu. Her dokunduğumda sanki onu ilk defa hissediyormuş gibiydim.
Bir gece, beni büyüten bir Salı günü, aniden yere düşüp bayıldım. Mert ile birlikte kahvaltı yapacaktık. Son bir iki haftadır sabahları sürekli kusma hissimden dolayı kahvaltı yapamıyordum ama Mert bir heves çağırınca kıramadım. Hemen doktora gittik. Olgun bir kadın olsam bu durumu tahmin etmemek zor olmasa gerekirdi. Ne saçma! aklımın ucundan bile gelmemişti. Doktor hanım, yüzüme iğrenir gibi bakıp öyle durumu açıkladı. Kim bilir neler kurmuştu kafasında
Beni şaşırtan doktor değil Mert idi. Doktorun yanından ayrıldıktan sonra fikrimi bile sormadan, "Tekrar tekrar hastaneye gelmemize gerek yok. Bugün aldıralım, bitsin" dedi. O kadar duygusuz, merhametsiz bir hali vardı ki. Mert miydi bu? Ben sadece bir kişilik yaratıp ona mı aşık olmuştum?
'Sanmak!' Bu kadar aptal mıydım yani? Böyle uç duygulara sahip bir insanı tanımamış olmak. Körlük mü diyorlardı buna? Aslında ilk karşılaştığımız zaman gamsız birisi olduğunu anlamıştım. İnsanlar tamamiyle rol yapmazlar size. Yapılsa dahi, bunun da kendince bir süresi vardır. İlla bir yerden patlak verir.
Kim bilir kaç defa gerçek yüzünü bana göstermişti de ben anlayamamıştım. Bütün gün kavga ettik. Gittikçe çirkinleştik, kendimizden uzaklaştık. Daha dün tutkulu olan iki aşık idik. Ne zaman bu kadar çirkinleşebildik anlam veremiyordum. Benim masalım da tükenmek üzereydi artık. Kendimi kaybediyordum. Önce gülmeyi unuttum sonra konuşmayı. Sadece tüm gün uyumak istiyordum. Mert çoktan gitmişti. Hoşça kal dahi demeden tek bavuluyla evini terk etmiş.
Son bir defa daha konuşmak için gittiğim de bana da apartmanın kapıcısı söylemişti. "Sen geldin ama seninki gitti". Seninki? insanlar ne kadar da dikkatli. Eve döndüm. Yolda yürürken üzümlü ve içinde çikolata damlacıkları olan kurabiyelerden aldım. Eve gidince çay demledim, kurabiyeleri masaya koydum. Terasa çıktık. Babam ve annemle uzun süredir hiç bu kadar keyifli bir zaman geçirmemiştik. Bu konuşkan halimi görünce onlar da çok sevindi. Akıllarında kalan son görüntü, mutlu olduğum olsun. Gülerken hatırlasınlar beni istedim.
Odama geçtim, herkes uyumuştu artık. Önce biraz tedirgin oldum. Bir gün böyle bir şey yapabileceğimi hiç düşünmemiştim. İki yıl önce kuzenimin hayatını kaybetsiyle ölüm gerçeğini fark etmiştim. "Herkes ölecek bir şekilde, zamanlı ya da zamansız. Bunu bilesin" demiştim kendime. Ama kendi isteğimle buna karar vermek... Aklımın ucundan geçmezdi. Belki anlarlardı beni. Ne kadar üzüldüğümü, bu hatanın bana iyi bir ders çıkardığını anlayabilirlerdi. Utandım, anlatamadım. Çok denedim ama olmadı.
İlaçları yutmuştum artık. Gözlerim kapanıyor. Son sözlerim "beni affedin" idi. Ne olur beni affedin...
Şimdi konuşmak istiyordum. Neden hep böyle geç kalıyorum? Ne zaman bir şeylere yetişmeye çalışsam gecikiyorum. Bir türlü de telafi edemiyorum. Yine pişmanım, yine keşke. Ve yine telafisi yok. Annemi görüyorum. Karşımda, gözleri kan çanağı. Kaç gündür uykusuzdu, daha ne kadar ağlayacaktı? Çok mu kızmıştı?
Anneee. Beni duyuyor musun? Biliyorum duyuyorsun. Bak odamda bir sürü selpak var. ikinci çekmecede olması lazım. Kitaplarımı oraya sıkıştırınca yer kalmadı. İkinci çekmeceye koydum. Sil gözyaşlarını onlarla. Ama bunu bir kere yapmanı istiyorum. Bir daha silmene gerek kalmasın. Gülmekten gözlerinden yaş gelmeli artık. Çok üzdüm sizi farkındayım, görüyorum.
Zamanı geri saramıyorum. "Sarsam da aynı şeyleri yapmazdım" da diyemiyorum. Sanırım bu yaşanılacak bir şeydi. Çok önemli mi, artık bir değeri var mıdır bilemiyorum ama özür diliyorum sizden. "Telafisi yok ise özür dilemenin de bir kıymeti yoktur. Bir şeyleri yaparken iki kez düşün. Hayatını da hayatları da harcama" derdin bana. Dinlemiştim de ne bileyim yapamadım. Şimdi gitmem lazım, artık ebediyen yok olmam gerekiyor.
Anne, beni affet, affetmesen de bundan sonra yaşacağın hayat için kendini affet. Biliyorum sen kendini de suçluyorsun. Özür dilerim yine yine defalarca özür dilerim. Yaşağımız hayat, dünyanın en güzel düşüydü. Yeryüzündeki en mükemmel aileye sahiptim. Dünyanızı ceheneme çevirdim. Şimdi kendi cehennemimde yanmaya gidiyorum, hak etmemiştim ama bana verilen diğer hayatı yaşamaya gidiyorum. Sizi çok seviyorum....
25 Ağustos 2013 Pazar
1988 Şili referandumundan yola çıkan bir film, 'No'. Karısından boşanan ve oğluna düşkün reklamcı René Saavedra, uluslararası baskılar yüzünden ülkesini referanduma götürmek zorunda kalan diktatör Augusto Pinochet'e karşı 'hayır' kampanyası düzenler.
Filmin en güzel sahneleri hiç kuşkusuz 'evet' ve 'hayır' diyenlerin çekişmeli reklamları olmuş. Özellikle 'evet' diyen kesimin reklam sloganlarını izlediğinizde biraz da olsa geçmişe hakim iseniz hiç yabancı gelmeyecektir. Örneğin devlet başkanlarının, diktatörlerin bu tarz sloganlarda çocukları kullanması!
Bir halk ancak duygu sömürüsü yapıldığında 'acaba?' der. Öyle ki 'evet' denilmesi için diktatörün sürekli bir çocuğa sarılması hatta o kadar mükemmel yönetilen bir ülke ki, halk diktatöre o kadar şükran borçlu ki, bir çocuğun ağladığına bile şahit oluyorsunuz.
'Hayır' diyen kesimin ise reklamları daha yaratıcıydı (bu benim fikrim elbet). Bir kadının, kalçasına dokunarak boynuna kadar ellerini uzatıp, "buraya kadar geldi HAYIR!" demesi, iki karı kocanın, "- bu gece olur mu?- hayır, - ama lütfen? - hayır! hayır! hayır!" demesi, filmi izlerken tebessüm uyandırıyor.
'Hayır' denilmesi için halkın bam teline dokunulmamış da değil aslında. Bir sahnede, 'evet' denildiği taktirde her şeyimizi kaybedebileceğimizin vurgusunu yapmak adına, bir takım eşyalar dozerle eziliyor. Ardından bir kız çocuğu oyuncağıyla oynarken, tam dozer onu da ezecekken karşınıza 'HAYIR' yazısı çıkıyor. İtiraf etmeliyim ki gerçekten yaratıcı ve vurucuydu.
Bu tarz filmlerin bir gereklilik konusunda izlenmesi kanaatindeyim. Filmi izlerken dünyanın bir ucunda neler yaşanıyor demiyorsunuz. Aksine o kadar bilindik manzaralar ki. İlk defa 'No' adlı filimle de çıkmış değil. Zamanla bunu bir hobi haline getirdiğinizde algılarınız, bakış açılarınız değişiyor. Barış sadece Şili'ye ya da Türkiye'ye özgü değil.
Dünyada barış olmalı. Yani hayatında hiç gitmediğin bir ülkede yaşanan, yaşamın boyunca göremeyeceğin bir insanın çektiği yoksulluk, şiddet, savaş... Bunlara karşı duyarlı olunmalı. Hani mümkünse başkasının derdi seni üzmeli.
Özellikle de böyle talihsiz dönemleri yaşamayan şanslı kesimin bizzat vakit ayırıp seyretmelerini diliyorum. Dünyayı gelecek nesil kurtaracak. Tarihi bilmeyen, geleceği nasıl görsün??
Pablo Larrain'in yönetmen koltuğuna oturduğu, baş rolünü Gael García Bernal'ın paylaştığı film, 2012 Cannes Film Festivali'nde dünya prömiyerini yaptıktan sonra Sanat-Sinema Ödülü almış bir yapım. Dram türünde olan bu filmden bir kesit;
"İnsanları korkutmak istiyorsanız onları geçmişiyle korkutun, sonu görünmeyen ekmek kuyruklarıyla. Muhalefet sosyalist feryatlarına devam edecektir. Ama insanların ilgilendikleri tek şey, onları dağıtacak sadaka. Ayrıca sosyalizmle nasıl perişan olduklarını biliyorlar. Onlara zengin olabileceği bir sistem yarattınız. Dikkat edin herkes demiyorum, herhangi biri diyorum. Eğer herkes o herhangi biri olmaya oynuyorsa kaybetmezsiniz" 'NO' filminden evet için!
Bir asker, birini hunharca sürüklerken: - Bu adam barış istiyor
- Bu adam barış istiyor ( asker de vatandaş da)
- Bu adam Şilili
- Bu adam da Şilili
- Bu adam inandıkları için mücadele ediyor
- Bu adam da inandıkları için mücadele ediyor.
- Bu adamaların barış içinde yaşama hakkı var. Ve inandıkları için çalışma hakkı var. Ulusumuz ancak bir Şilili başka bir Şilili'den korkmadığı zaman büyür. Şili, ancak herkesin ana vatanında bir yeri olduğu zaman büyür. Ve bir daha böyle şeyler olmaz. Savaşta herkes korku içindedir. Barış demokrasiyle gelir... 'No' adlı filmden "hayır" diyenler için...
Başrol oyuncusu Gael García Bernal'in diğer filmleri:
Paramparça Aşklar Köpekler (2000), Anadı da (2001), Motosiklet Günlüğü (2004), Kötü Eğitim (2004), Babil (2006), Körlük (2008), Rüya Bilmecesi (2006), Sekiz (2008), Aşk Mektupları (2010), Yalnız Gezegen (2011), El Ojo en la Nuca (2001), Şimdi Patlayacağım (2008), Devrim (2010), Silence (2013)
Yönetmen: Pablo Larraín
Tür: Tarihi, dram
Oyuncular: Gael García Bernal, Alfredo Castro, Antonia Zegers | See full cast and crew
10 Ağustos 2013 Cumartesi
Bu da benim bakış açım
25 yaşındayım, 'ne biliyorsun?' diye sorsan hani senden öte değildir bildiğim. Ama 'akıl süzgecinden geçirmek' diye bir mevzu var. Garip bir ülkede yaşıyoruz. Kötüsü de saçma iyisi de. Kötüye giden bir durum saçma bir hal alarak ilerler iken hani iyiye ne olmuş? Ama iyiyi yapan da insan kötüyü yapan da. Hal böyle olunca elbet ikisi de yerli yerinde kullanılamıyor. Gezi parkından başlamayacağım. İlk örneğimi buradan vermek istiyorum.
Herkesin bir tarafı vardır. Bu net bir cümle. Sorsan herkes objektif, yansız lakin öyle bir durum yok. Olamaz da. Ancak tarafın olmasına rağmen hoşgörülü olabilirsin, bu kadar. O aralar herkes gibi (katılmayan kalmamıştır umarım) ben de gezi parkı eylemlerine katılmıştım. Evet benim de bir tarafım vardı ama o kimliğimle orada bulunmadım. Nedeni artan baskıların gezi parkı eylemiyle patlak vermesi hem de AVM'lerin fütursuzca inşasına kendimce 'dur' demekti. Dedik de, gaz da yedik, tazyikli suya da maruz kaldık.
Uzun bir zaman aldı bu eylemler. İlk başta olaydan bir haber olan insanlar, "ben de geliyorum" demeye başladı. Zaten olay burada koptu kanımca. İnsan amacını bilmeyince çorbaya şeker de atıyor tuz da. Bayraklarını alanlar, kendi siyasi görüşü için destek isteyenler (göstericilerin de taş atması gibi). İlk gittiğim gezi parkı eyleminde yediğim gazdan sonra bir kere daha gittim. O iki zaman aralığında artık ne olduysa etraf şenlik alanı gibiydi. Kendimi üniversitemin organize ettiği şenlik alanında hissettim. Gençler ölmemiş, gözaltına alınanlar olmamış gibi mutluyuz, huzurluyuz. Bu kötü bir şey değil tabi ki ancak ben neyi niçin savunduğumuzu anlamamaya başladım.
Bir süre sadece izlemekle yetindim. Uzun zaman gündemde kalan bu olayın ardından Rojava'da yaşananlar da hani kıyıda köşede bir vicdanın kalmış ise etkilenmemek mümkün olmamalı. Bu duruma tepkimi ben de sosyal medya aracılığıyla gösterdim. Gerçekten çok garip! Şöyle bir cümle kurmuştum: "Bu olaya hem tepkisiz kalıp hem de insan olmak aynı anda mümkün değil. Nasıl olacak? İmkansızlık diye bir şey var." Bu cümleden ne çıkartırsın? Yani zorlasan ne çıkar? Rojava diyenler ... neden tepki göstermedi? Çanakkale Savaşı'nda ölen gençlerimize peki neden susuyorsunuz? El insaf yahu. Zorlasan Adem ile Havva'ya kadar götürecek olayı. Üzülmediğimizi mi söyledik? Ya da aksi rencide edici bir yazı mı yazdık?
Sevgili milliyetçi arkadaşlarımızın anlamadıkları bir husus var. Geçmişte o kadar takılı kalıyorlar ki, ırkçılık yapacağım diye haksız çıkartmak adına önümüze bambaşka şeyler koyuyorlar. Elbette o yaşananları da unutmayalım. Fakat keşke eskide kalsa her şey. Yaşanılan olayları sadece insanlığımızdan kaynaklı unutmasak. Buna gerek kalmıyor ki, insan yaşadığı sürece iyilik de yapmaya devam ediyor kötülük de. Daha birkaç ay önce Reyhanlı olayı vardı şimdi Rojava yarın bakmışsın farklı bir olay. Farkındaysan bu yerler İstanbul, İzmir, Bursa değil. Yani oralarda yaşayan insanların kaderi bu olmamalı. Haliyle kendi adıma ayrıca iki kat üzülüyorum. Zaten yaşam alanları, hayat zorlukları başlı başına bir işkenceyken ayrıca bu zulüm...
Konuyu daha geniş ele almak harcım da değil ve biraz konudan konuya atlamak istiyorum. Uzun zamandır yazamıyor idim. Bazı meseleler yüzünden birey olarak yeterince canım sıkılmışken bir de insanların olaylara bakış açıları gerçekten sinir bozucu. Gelelim meşhur 'darbe' mevzusuna. Ergenekon davasında alınan cezalarla verilen tepkilerin saçmalığı mevzusu, akıl yetimizi kullanamama... 12 Eylül'ü benim gibi yaşamayan bir sürü genç var ve haliyle olayları anlamak biraz daha zor. Bu durum anlayışla karşılanabilir. Lakin darbeyi savunmanın hiçbir akla mantığa uymadığı gerçeğini belirtmekte de yarar var.
Evet verilen cezalar hayli uç, cezayı alanlara baktığında akıllara farklı isimlerin gelmesi, "madem adalet anlayışımız bu onlara neden aynı cezalar verilmedi?" demeçlerini de sıralayabilmemiz gayet makul. Hatta darbe dışında, "çocuk istismarlığı, kadın ve faili meçhul cinayetler gibi sayılacak onca mevzuda neden bu kadar hassas değiliz" de diyebiliriz. Bunların hepsine 'eyvallah' derim. Hayatımın hiçbir döneminde AKP'yi savunmama rağmen hani 'dosdoğru' denen bir kavram var ya. AKP'ye inat olsun diye darbeyi de savunacak değilim.
Sosyal medya aracılığıyla bu durumları analiz etmem daha kolay oldu. Çok çok bilgi sahibi olduğumdan değil fakat yorumların çeşitliliği, insana düşünme yetisi kazandırıyor. 'İmkansızlık' diye bir şey nasıl olabilecek bir durum ise imkan da bir o kadar gerçek. Yani sen, darbeye karşı olup aynı zamanda Akp yanlısı da olmayabilirsin. İnançlı olup inanmayanı da savunabilirsin, eşcinsel olmamana rağmen onların haklarını onlardan çok da savunabilirsin. Bunların hepsi aynı anda olur.
Hem de hiç zorlamadan. Ama hem AKP yanlısı olup hem darbeyi savunmak... İşte beyin göçü tam da böyle bir şey.
Son birkaç gündür sağ olsun sosyal medyadaki bazı sayfaların verdiği gaz neticesinde darbeyi savunan insanların ne kadar çok olduğunu da görmüş oldum. Başbuğ'un askerleriyiz de nedir? Aynı şeyi Redhack için de yapıyorlar (birazdan ona da değineceğim) Hani gezi parkı sloganlarında, kimsenin askeri değiliz biz bize yeterdik? Biz kendimizi yönetebiliyorduk? Partiler olmasa herkes zaten kardeşti? Zaten bayılıyorum şu kardeşlik mevzusuna da neyse. Oraya hiç girmeyeyim.
Redhack durumuna gelince, ilk başlarda acayip savunuyordum. Hani helal olsun, iyi ki varlar falan filan. Hala da yaptıklarına çok çok karşı değilim. Ne yalan
söyleyeyim kanser hastası genç bir arkadaşımız vardı. Bakanımızdan ilaç için tedavi yardımı istediğinde dilenci muamelesi görünce Redhack tarafından kendisinin sitesi
hacklenmişti. İdris Naim Şahin'den iş isteyen bir amcamız da kendisi tarafından 'bir takla at, oyna' tarzında muameleyle karşılanmıştı. Kendisinden yaşca büyük birisine iş istedi diye... Ayıptır, günahtır. Bu düpedüz ahlaksızlıktır. Saygısızlığın artık en tepesine ulaşan sevgili Şahin'e de aynı ceza Redhack tarafından
verilmişti. İşte o dönem bir 'ohhh'demedim değil. Yine olsa yine derim. Ama bu ne kadar doğru sizce? Hacklemek her ne olursa olsun yanlış!
"Onların hak ettiği sence bu değil mi!" dersen. Ben de derim ki, hak etmek ya da etmemek mevzusu değil bu. Hackledin de ne oldu? Redhack uzun zamandır var ve daha bu yaptıklarından dolayı herhangi bir bakan ne istifa etti ne özür diledi. Ne de hatasını anlayıp kendilerini düzeltme yoluna gitti. Ama asıl yanlış bulduğum nokta bu değil. İnsanların bu tarz gruplara bilinçdışı bağlanması. Öyle böyle değil hem de. Tapıyorlar, kendilerini askerleri ilan ediyorlar. Bu grup sanal değil. Bilgisayar programı da değil. Hepsi insan ve insana bu kadar yüklenirsen egosu şişer. Şişmiş egoda bir süre sonra kendine hakim olamaz. Nasıl mı dersen. Mesela Şafak Sezer'in gezi parkında eylemlere katıldığı için Erdoğan'dan özür dilemesi gibi. Bu adamı ne oyuncu ne de komedyen olarak görüyorum. Zaten tanımsız biri, bir de konuşunca hepten "doğdun da ne oldu" denilecek insan türünden.
Mevzu şu, Sezer'e destek verdiğini dile getiren Survivor'da önceki zamanlarda yarışmış olan Anıl adlı bir genç vardı. Kendisinin Sezer'e destek verici tweetler atmasıyla basında yer alan bir haberi okudum. Başlık: "Redhack tarafından ünlü yarışmacının Twitter hesabı ele geçirildi!" Bakın bu bir insanın özel hayatına mahremine saygısızlıktır. Adını unuttuğum bu adam bunları söylese ne olur söylemese ne olur. Basında yer almasa dikkatimi bile çekmezdi. Okumuş olsam da "sağ olsun güldürdü beni" deyip işime gücüme geri dönerdim. Redhack'in sahip olunan zeka mı diyeyim güç mü artık orantısız bir şekilde kullanmaya başladıklarını düşünüyorum.
Her zaman Akp'li de olsa insanlarla konuşmaktan fikirlerimizi hoşgörü çerçevesinde tartışmaktan yanayım. Bu durum eylemlerde polisin yapmış olduğu başına buyruk tavırları gibi aynı şekilde eylemcilerin de taşlar, sopalarla karşılık vermez hallerine sinirlendiğim gibi. Polisin nasıl elinde yazılı arama izni olmadan evinizi arayamaması gibi tıpkı Redhack tarzı gruplarında karşıt görüşte bir savunma gördüklerinde sosyal ağlardaki adreslerine de aynı şekilde dokunamazlar. Bu çok nettir. Bunu sen savunuyor isen da o zaman yeri geldiğinde ne polise kızacaksın ne savcıya ne adalete ne de hükümete. En kötü başlı başına destek versen dahi Allah aşkına fütursuzca tapmayın derim.
Kendi adıma benim istediğim bu değil. AKP artık istifa etsin istiyorum. Tabi yerine gelecek partiden de memnun kalmayacağımı belirteyim. Parti olayını sevmiyorum çünkü. Düşüncelerine saygı duyduğum, sevdiğim çok insan var ama iş partiye gelince bir topluluk, en nihayetinde ve aralarında yanlış işler yapanlar da olacak. BDP gibi mesela. Sırrı Süreyya Önder'i sevmeme rağmen onların da yanlış bulduğum bazı politikaları oluyor.
Ben bu düzen değişsin istiyorum. İnsanda bitiyor iş. İnsan değişmeden düzen değişmez. Yaşam, gündem haberleri atomdan doğmuyor. Hepsini insan yapıyor. Yani demem o ki tarafın olsun, ama hep iki taraflı düşün. Bilincini kaybetmeden!Bir görüşe değer vermek koşulsuz, istikrarsız tapman anlamına gelmiyor. Yeri gelince "burada yanlışsın" demen gerekir. Hem kendi kendine yeteceğini düşünüyorsun hem de birilerinin boyundurluğu altında kalmak istiyorsun. İyi madem kolay gelsin. Ne diyeyim...
Vırgınıa Woolf'tan: "Başkalarının gözleri, bizim zindanlarımız; başkalarının düşünceleri, bizim kafesimiz"
1 Temmuz 2013 Pazartesi
Sonrası mutlu
Bunu ona ilk söylediğimde başta inanmamıştı. Kahkaha attığını hatırlıyorum, kıvırcık kirpikleriyle gözlerimin içine bakarak. Doğruydu ama gerçekten de rüyamda görmüştüm onu. İlk annem sanmıştım. Ne bileyim işte hani rüyama bir kadın neden girer ki? Sevdiğim birisi yoktu. Hayatımda da biri yoktu. Zaten hiç aşık da olmamıştım.
Belli belirsiz yüzü yanımda belirivermişti. Bembeyazdı üstündeki elbise. Teninin esmerliğine, saçlarının karalığına inat beyazdı kıyafeti. Yanıma dokundu, dudağımı öptü. "Geleceğim ama şimdi değil, beni bekler misin?" dedi. Ablak bir tavır vardı suratımda. Neyi neden bekleyecektim ki? Geldiğinde ne olacaktı? Hem ben bekleyecektim de sen de sabırla geleceğin güne kadar beni bekleyecek miydin? Derken saatin sesi gerçek hayatı hatırlattı bana. Zaten ne rüyalara ne de burçlara inanan bir insandım. Etkisinde kaldım dersem yalan olur.
Garip ilişki deneyimlerim oldu. Bir türlü tutturamaz mı insan. Aşkı aramıyordum zaten de aradığım sadece uyumdu. O kadar yalnızdım ki biriyle bir şeyler paylaşmak istiyordum. Bazen paylaşmak bazen susmak bazen de sadece öpmek istiyordum, öpülmek istiyordum. En son ilişki yaşadığım kadın için, "bu sefer oldu" dedim. Evlenebilirim ya da böyle de sürdürebilirdim.
Bağlanmamıştım, şimdi 'gidiyorum' dese 'pekala' der, bir kahve daha koyabilirdim. Lezbiyenmiş, neden benden 2 yıl boyunca sakladı anlayamadım. O günden sonra bir de eşcinsellere karşı nefret duygum belirdi. Elimde olmadan sevemedim hiçbirini. Başıma gelenleri başkalarına atmak daha kolay geldi sanırım.
İşte arada bu anlattıklarımı düşününce bir gün 'sonra' oldu. Hayatta herkesin bundan sonrası vardır. Bir şeyler yaşarsın, keşke, iyi ki derken bazen de hatırlamazsın ya da hatırlamak istemezsin. Ama illa ki bir 'sonra' olur. Olmadı ise zaten bil ki ölmüşsündür. İlk defa iyi ki "sonrası olmuş" dedim ve bir kere söyledim. Arından hiç sonram olmadı, o hep vardı çünkü.
Lisede sınıfımızda Ahmey diye bir çocuk vardı. Sessiz sakin ufak tefek biriydi. Yüzüme bakmadan sohbet eden insanlardan Ahmet dışında hiç haz etmem. Ahmet, hiç insanın yüzüne bakmazdı. Hep kafası eğik gezerdi. Zaten kapkara bir şey, varlığı da yokluğu da bir gibi hani 'ruh gibi' Sonra duydum ki Ahmet ailesini yangından kaybetmiş. Malatyalıydı Ahmet. Çocukluk işte sevdiği bir kız var imiş. Evlerinin önünde her akşam beklermiş hani çıkarsa görürüm diye.
Her akşam bir saatliğine evden çıkarmış. İşte yine öyle bir akşam çıkmış evden. Yangının nedenini hiçbir zaman öğrenememişler ama bizim Ahmet hep kendini suçlu hissetmiş. Ailesinin canlı canlı yanarak ölmesi ve onun hala hayatta olması çok dokunurmuş ona. İşte ben de bu Ahmet'i tanıdım tanıyalı elimden geldiğince her hafta sonumu yetim, öksüz çocuklara ayırırım. Dernekler, yetimhaneler, bazen cezaevleri...
Yine bir gün yetimhaneye gitmiştim. Hiç aklıma yetimhanede tanışacağım birine aşık olabileceğim gelmezdi. Hoş bu hayatta yapmam dediğim ne varsa yaptım, başıma kesinlikle gelmez dediğim ne varsa da geldi. Ama ilk defa bu kadar güzel oldu. Hatta sadece güzel olan da buydu. İçeri girdim, çocuklar zaten beni tanıdığı için hemen boynuma atladılar. Tam diğerlerine de sarılacaktım ki. "Elif ablaaaa" diye bağıran çocuklar, anında beni satıp kıvırcık kirpikli kıza koştular.
Elif imiş adı. Nasıl desem böyle hem kadınsı hem de çok tatlıydı. Hani çiçekli böcekli elbise giydirsen 17 yaşında şirin bir kız çocuğu olur. Kırmızı dar bir kıyafet giyse her erkeğin başını döndürecek kadar seksi bir kadın olur. Öyle garip bir güzelliği vardı.
Yetimhaneye geldiğine ve buradaki çocukların da gönlünü kazandığına göre kalbi de güzeldi. Sonra "aptallaşma" dedim kendi kendime. Mucize gibiydi benim için ama hayatımda hiç mucizeye tanık olmamıştım, tanıdık değildi yani. Fakat bu kadar yakınımda iken dokunmak istedim o mucizeye. "Belki" dedim, sonra "kim bilir" dedim. Bir gün tam ayrılıyordum oradan, canım sıkıldı işte.
Onların yanına gitmek bana iyi gelirdi aslında ama o gün, "sikeyim lan bu hayatı" dedim. Sesli konuşmuşum sanırım. Elif de yanımda imiş haliyle duydu. Güldü, yüzüme baktı suratıma dokundu. O an işte rüyamı hatırladım. Öpmedi tabi "ben de öyle derim" dedi. Bu sefer ben gülmeye başladım. Hoşuna gitmişti belliydi ama bir kızı küfür ederek etkileyeceğim 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
"Kanlıca'ya gidelim mi?" dedi bana. Salak gibi 'neden?' deyiverdim. Yine güldü, zeytin karası kıvırcık kirpikleriyle. "Yoğurt yemek için" dedi. Yani haliyle neden gidecektik ki. Bu kız bana gittikçe ilginç gelmeye başlamıştı. Aşık mı oluyordum ne? Aşkı da bilmiyorum ki hiç. Pek de dinlemezdim hikayeleri. Bak işte dinlemez misin yaşayanları başına geldi. Kısmetti belki de.
Dinleseydim kaçardım herhalde. Çünkü kimse mutlu değildi hikayelerini anlatırken. Ama ben mutlu olmaya başlamıştım. Bu zamana kadar hiçbir şeyden mutlu olmayan ben, heyecan duygusunu en son kopya çekerken yakalanacağım korkusuyla duyan ben, heyecanlanabiliyordum artık. Bu kız bana çocukluğumu da hatırlatıyordu. O zaman ilişkimizin masum bir tarafı da oluyordu sanki. Biz değil ama ilişki masumlaşabiliyordu o vakitler.
Evliliğimizin 5. yılı bugün. Allah işte sanki bilir imiş gibi. Kader dedikleri sanırım tam da böyle bir şey. Elif, kısır imiş. Çocuğumuz olmadı hiçbir zaman. (Biyolojik olarak elbet) Bunun yokluğunu hiç çekmedik. Çocukları olan insanların nasıl vefasızlık çektiğini gördük. Bizim bayramlarımız 5 yıldır hatta daha da eski, gerçekten bayram havasında.
Günler öncesinden hazırlanıyoruz böyle zamanlarda. O kadar çok çocuğumuz var ki. Telefonumuz her gün açlıyor, kapımız hep hatırlanıyor. Hayat işte, üzer imiş gibi yaptı ama bu sefer teğet geçti bizi. Böyle işte anlatmak istedim. Her hikayenin sonu mutsuz olmaz elbet. Bizimkisi mutlu oldu. Sonsuza kadar sürmeyeceğinin bilincindeyiz sadece tadını çıkartıyoruz...
11 Mayıs 2013 Cumartesi
Çikolata
Gün başladı, en sevdiğim saatlerdir bu zamanlar. Güneşin doğuşu elbet. Pek çok insana da nasip olmaz izlemek. Aslında olur da, ya aklına gelmez ya uyanmak istemez ya da kendi bilir işte. Senelerdir hep bu vakitlerde uyanırım ben.
Her gün bakarım güneşin doğumuna. Bugün bana ne vaat edeceksin? Ne getirecek doğumun bana? Öyle güzel görünüyorsun ki böyle bakınca. Bazen bu manzaradan fazlasını veriyorsun bana, öyle büyük sevinçler yaşadım ki şu ömrümde. Bazen de beni kandırdığını hissediyorum. Aldanma böyle güzel ışıldadığıma, gece bitti gündüzdür artık.
Sanma ki her keder gecedir. Keder, geleceği saati haber vermez sana. Bakma, "her karanlığın bir sabahı vardır" dediklerine. Onlar sadece geceyi görenlerdir, halbuki bilmezler mi sanıyorsun gecenin de yıldızları vardır. Gece, saklar kendini. İster ki sen gör güzelliğini.
Ben tüm kederlerimi öğleden sonraları yaşadım. Aynı dün yaşadığım gibi...75 yaşındayım artık. Göreceğimin, yaşayacağımın fazlasını gördüm bu hayatta. Eskiyi de gördüm yeniyi de. Çok güzel bir ömür yaşadım. Sen, " kaderin güzel yazılmış" dersin, ben "yaşayacağım varmış" derim.
Aşkı bir kere yaşadım, yaşadığım insanla da evlendim. Mutlu bir hayat yaşattı bana. 4 çocuğumuz oldu. Hepsi de hayırlı evlatlar idi. Torunlarımı da gördüm, mürüvvetlerini de. Rahmetli kocam, sağ olsun hiç aç bırakmadı beni. Nasıl 'iyi günde kötü günde' diye söz verdiysek öyle de tuttuk sözümüzü. Birbirimize destek olduk. Yol arkadaşım idi benim.
75 yıllık ömrümde hiç mi kötü zaman geçirmedim. Geçirmez olur muyum. Hayatta zaten acıyı da yaşamazsan ne tadı olur bu yaşamın. Sağlık benim için çok önemliydi. Ki hala da öyle. Sağlığımız yerinde olsun da gerisi gelirdi benim için her zaman. Alkol, sigara hiç kullanmadım. Uykuma, sporuma hep dikkat ettim. Hani belki de uzun yaşamamın sırlarıdır bunlar. Ama işte insan bu kadar uzun ömür yaşayınca sevdiklerinin ölümüne şahit oluyor.
İlk ölüm gerçeğini babamda yaşadım. İlk, babam ardından da annem vefat etti. Yılların ardından en yakın dostumu doğumu sırasında kaybettik. Kızına kendi kızımdan ayırt etmeden baktım. Çocuklarım da kendi kardeşleri gibi sevdi onu. Zaman, geçmek biliyor. Tekdüze geçişler de değil bunlar.
Her geçişi, bir sevincin ya da bir acının haberini yakınlaştırıyor. İşte öyle öyle etrafımdaki insanların beni bırakmalarını seyrettim. Eksiliyor insan böyle anlarda. Kocamın ölümünü çok zor atlatmıştım. Ama zaman ilaçtır ya bir yandan. Ona alıştırıyor seni. O vakitlerdeki geçişi sana iyi geliyor. Acını bedeninden yavaş yavaş alıyor. Sen pek farkında olmasan da anlıyorsun sonradan.
- Merhaba. Sormadan oturdum teyze ama
- Sorun değil. Fark etmemişim, merhaba
- Gençleri bu saatte burada görmeye alışık değilim. Şaşırdım
- Ben de alışkın sayılmam aslında. Öyle uyku tutmayınca geldim işte
- Yaşamak güzel şey. Hayattan tat almaya bak. Gençliğini değerlendir. Sonra pişman olursun bu güzellikleri zamanında nasıl göremedim diye
- Yaşamak, yaşayabilene güzel. Sağlığın yerindeyse, paran varsa bir de seni seven adam varsa ooo tabi hayat güzel olmaz mı o zaman
- Birinin dahi sende mevcut olması hayatını güzelleştirmez mi? Hepsi var mı olmalı?
- Öyle değil de. Sağlığın yerinde olsa da açsan ne işe yarayacak?
- Sağlığı yerinde olan bir insan gayet çalışabilir, karnını doyurabilir
- Hımm. Peki tamam. Sağlığın yerinde fakat sevgilinden ayrıldın. Aşka inanır mısın? Aşk acısını ne yapacaksın? Onu neyle doyuracaksın?
- İnanmaz mıyım. Aşk evliliği yaptım ben. Ona da zamanla alışıyorsun. Daha çok gençsin. Aşk bir kere olacak diye bir şey yok. İkinci baharında bile aşık olursun. Hiç belli olmaz. Dediğim gibi sağlığın yerinde olsun gerisi hiç önemli değil.
- Siz iyi misiniz?
- Elbette. Neden sordun? Şu güneşe şu denize baksana. Böyle bir ortamda kim iyi olmaz ki
- Yani sağlığa çok takılı kalmışsınız gibi geldi de o anlamda sordum.
- Ah sayılır işte
- Bir rahatsızlığınız mı var?
- 75 yaşındayım. Eh bırak da olsun. Fazla bile yaşadım. Birilerinin doğması için ölmem lazım. Çok büyük bir ülkede yaşamıyoruz. Ekonomimiz de pek parlak değil. Artık yeni insanlar gelmeli dünyaya. İşe yarayan. Ben artık daha ne yapabilirim bu dünya için
- Üzüldüm. Burada da son zamanlarınız tadını mı çıkartıyorsunuz? Deniz, güneş...
- Evet. Her zaman kıymetini bilmişimdir. Denizi, çimleri, güneşi, yağmuru, toprağı. Ama şimdi daha da bir kıymetli.
- Başka ne yapmak istiyorsunuz? Ya ben patavatsızlık yapıyorum şu an? Sadece bugün erkek arkadaşımdan ayrıldım. Daha doğrusu terk edildim. Dünyanın sonuymuş gibi üzgünüm. Ona o kadar alışmıştım ki.
Bundan sonra yaşamımı nasıl sürdüreceğimi bilemiyorum. Ayrılmak hiç aklıma gelmemişti. Şimdi ise karşımda daha ağır yükü olan biri var. Merak ediyorum sadece. İsterseniz konuyu kapatabilirim.
- Bilakis yeni birisiyle tanışmam hoşuma bile gitti. Ayrıca beni üzdüğün filan da yok. Merakını anlayabiliyorum. Hem zaten ben bu durumuma da üzülmüyorum ki. Tüm sevdiklerim neredeyse hayatta değiller. Onları çok özledim. Yanlarına gidecek olmam beni heyecanlandırıyor. Yaşamının kıymetini bil. Çünkü bu sana bir kere veriliyor. Bir gün sen de bu dünyadan göçüp gideceksin. Eğer hayatını elinden geldiğince güzel geçirmeye çalışırsan, ölümün de huzurlu olur.
- Peki ne yapacaksın buradan gidince?
- Çikolata yiyeceğim.
- Ay pardon güldüm. Çok özür dilerim. Yani çocukları anlarım da ilginç geldi. Çocuk ruhlusunuz sanırım. Hiç aklıma gelmezdi benim çikolata yemek.
- Hiç yedin mi?
- Eee herhalde. Çikolata yemeyen çocuk mu olur?
- Ondan işte ben hiç yemedim çünkü
- Nasıl? Affedersiniz, maddi imkansızlıktan filan mı çocukken yemediniz? Ama sonradan filan yiyebilirdiniz ne bileyim. Ben çalardım mesela bakkaldan filan
- Ben doğuştan şeker hastasıyım. Hiç yemedim ve çok merak ediyorum. Bir sürü garip tatlılar var. Millet neler yapıyor. Ama ben en çok çikolatayı merak ediyorum.
- Çok mahcup oldum gerçekten. Ben hiç düşünemedim. Sanırım artık gitsem iyi olacak. Tadınızı kaçırdım.
- Kendin gitmek istiyorsan tabi ki ancak benim tadımı kaçırmadın. Nereden bileceksin ki? Bu arada adın ne?
- Elif
- Ben de Zeliha. Çikolata yemek, benim en büyük hayalim. Bu hayalim, ne olursa olsun içimdeki çocuğu hiç öldürmedi. Hayat şartları bir yerden sonra yetişkin olmayı gerektiriyor. Düzen bu, mecbursun. Ben de yetişkin oldum. Rahatsız olduğum kıyafetlerin içinde halimden çok memnunmuş gibi gülümsedim.
İnsanların mutlu olması için yalanlar söyledim. "Kariyer" dediler, yapılması gerekenleri hep uyguladım. Bunlar bana kimseye muhtaç olmayacağım bir hayat sundu. Çocuklarımı güzel yetiştirdim. Ama
çikolataya olan tutkum hani tutku mu desem bilmiyorum.
Hiç yemediğim bir şey fakat her yerde karşıma çıkıyor. Merak da ediyorum. Ama şöyle bir şey var, fark ettim ki çikolata yiyebilen birçok insandan daha mutluydum. Evet yapmak zorunda olduğum çok şeyi yaptım ama hayatımı da güzel yaşadım.
Çikolata bende bir merak oldu sadece. Şimdi nasılsa öleceğim. Beynimde ur varmış. Hani ameliyatla filan kurtulma imkanım var da ben artık yaşamak istemiyorum. Bu bir isyan değil sadece gitme vaktimin geldiğini düşünüyorum. Sana çikolata yiyeceğimi söyledim. Mutlu bir hayat yaşamama rağmen ben de böyle sınandım.
Ama bak şu denize, şu karşıdan gelen aileye bak. Bebekleri ne kadar tatlı değil mi? Görüyorum, sen de görüyorsun. Ya doğuştan kör olsaydım? Son defa görme şansım da olmayacaktı. Ama çikolata yeme şansım var. Satıcıların seslerini duyuyor musun? Ben de duyuyorum ya sağır olsaydım. Diyebilir miyim, "öleceğim ama son defa duymak istiyorum" diye. Yine de şanslıymışım aslında.
Sen şimdi bana kendince yaşadığın bir acıdan bahsediyorsun. O da acıdır, farklı bir acısı vardır aşkın. Hiçbir şeye benzemez. Ama öldürmez de bil. Daha büyük acılar da vardır bunu da bil. Şimdi bunları bu kadar detaylı düşünemezsin. Ancak sonradan kızmalısın kendine.
Gençliğini daha hisli şeyler için üz. Güzel harca acını. Yani söylemek istediğim yaşadığın bu acılar sana güzel şeyler vaat etsin. Bunlardan ders almaya bak. Ders aldığın hataları tekrarlamazsın. Bu sana daha katlanılır ve zaman geçtikçe daha güzel bir hayat sunar.Ah artık gitmeliyim. Saat ilerlemiş, gitme vakti. Memnun oldum güzel kız. Dediklerimi tekrarla derim.
- Teşekkürler, size de acil şifalar diliyorum. Ne garip sizi görmeseydim belki de evde hala ağlıyor olacaktım.
- Ağla, ağlamak güzeldir. İştahlı ağla ki doyasın. Doy ki gülümsemeye aç kal bu sefer. Ağlamak, çok tekrarlanırsa insanı yorar. Gülümsemek öyle değildir ama. Önce tebessüm olur sonra gülümsersin bir de bakmışsın kahkaha atmışsın. O sırada mümkünse aynada yüzüne bak. Ne kadar güzel olduğunu göreceksin. Hoşça kal...
4 Mayıs 2013 Cumartesi
Kolera Günlerinde Aşk / El amor en los tiempos del cólera (Love In The Time Of Cholera)
Kolera Günlerinde Aşk (Love In The Time Of Cholera), "Kolera Zamanında Beyzbol" adlı kısa filmi araştırırken denk geldiğim bir film. Bu zamana kadar nasıl olmuş da gözümden kaçmış bilemedim. Gabriel García Márquez'in romanından uyarlanan filmin yönetmenliğini Mike Newell üstleniyor.
Film, Florentino Ariza'nın 53 yıl 4 ay 11 günlük aşk hikayesini anlatıyor. İlk sahneleri bilindik yeşil çam filmlerine benzeyen zengin kız, fakir oğlan gibi gözükse de asıl anlatılmak istenen cümle, 'aşkın yaşı yoktur'un öyküsü. Fermina'ya ilk görüşte aşık olan Florentino, kendisine evlenme teklifi eder. Teklifin kabul ediliş sahnesi de gerçekten çok hoş olmuş: Tamam seninle evlenmeyi kabul ediyorum ama sen de bana zorla patlıcan yedirmeyeceğine söz ver.
Annesi hayatta olmayan Fermina, babasının bu durumu öğrenmesiyle zorla yaşadığı yerden uzaklaştırılır. Florentino onu aramaktan hiçbir zaman vazgeçmez. Fakat 51 yıllık bir bekleyiş, hayatlarında pek çok şeyi değiştirir. Fermina, babasının uygun gördüğü doktor Juvenal Urbino ile evlenir. Florentino ise pek çok kadınlar birlikte olur. Sayısı 600'ü aşan kadınların her birinin karakter notlarını tutar. Evli olan, kocasını yeni kaybeden, yaş farkının fazla olduğu genç kadınlar... Ama hiçbiri Fermina'nın yerini tutamaz.
Florentino, yaşadığı bu ilginç hayatında bir kere aşık olur aslında. Fakat kusursuz cinayet yoktur mantığıyla her saklı kalan bir gün ortaya çıkar.
Evli bir kadınla ilişkisi olan Florentino'nun bir gün bu kadının göbeğine yazdığı sevgi sözcükleri, kadının eşi tarafından görülmesiyle hayatını kaybetmesine neden olur. Florentino'nun tek pişmanlık duyduğu hatası da bu olur.
Evli bir kadınla ilişkisi olan Florentino'nun bir gün bu kadının göbeğine yazdığı sevgi sözcükleri, kadının eşi tarafından görülmesiyle hayatını kaybetmesine neden olur. Florentino'nun tek pişmanlık duyduğu hatası da bu olur.
Bu olaydan etkilenen Florentino, rutin bir hayat yaşamaya başlar. "Rutin hayat, paslanmak gibi" diyerek, hayatının kaderini, Fermina'yı sevmek olarak düşünür. Fermina ile aslında karşılaşır lakin çocuğu olacağını öğrenince kendini göstermez. Birkaç kez kendisini görmesine rağmen yanına yaklaşmaz. Kocasının ölümünü bekler ve her karşılaşmalarında hayatta olduğunu görerek Tanrı'ya şükreder.
Bir gün doktor Juvenal Urbino'nun yaşamını yitirmesiyle Florenta, yıllardır saklı tuttuğu duygularını açıklamaya karar verir. Ve bundan sonrasında film artık "aşkın yaşı yoktur" cümlesinden başka bir şey değildir.
Florentino'nun Fermina'ya yazdığı mektup:
"Lütfen sana içimi açmama izin ver. Fiziksel dünya dışında yaşın bir anlamı yoktur. İnsan olmanın özü, zaten zamanın geçişine gösterdiği direnç. İç hayatlarımız sonsuzdur. Bu yüzdendir ki ruhlarımız her zaman gençliğimizde olduğu kadar genç ve canlı kalır. Aşkı güzel bir an olarak da düşünebilirsin. Başlangıç ve sonu kendi içinde barındırır. Bu yüzden hiçbir yere varma amacı yoktur."
Filmdeki son cümle: 53 yıl 7 ay 4 gün ve geceden sonra kalbim sonunda sevgiyle dolmuştu. Sınırı olmayan ölüm değil yaşamın ta kendisiydi.
Vizyon Tarihi: 07 Mart 2008
Yapımı: 2008 - ABD
Tür: Dram/Romantik
Süre: 139 Dak.
Yönetmen: Mike Newell
Oyuncular: Javier Bardem, Liev Schreiber, ohn Leguizamo, Giovanna Mezzogiorno, Laura Harring
Senaryo: Ronald Harwood
Yapımcı: Scott Steindorff
Filmin Müzikleri:
-"Despedida" - Beste: Shakira ve Antonio Pinto, Sözler: Shakira, Yorumlayan: Shakira
-"Le Fiacre" - Beste: Xanrof, Yorumlayan: Yvette Guilbert
-"Danza Sara" - Yorumlayan: Banda Ritmos de Sucre
-"Maria Tere" - Beste: Rafael Martinez Escalona, Yorumlayan: Bovca e sus Vallenatos
-"Toccata" Senfoni No. 4 - Beste: Charles Marie Widor, Yorumlayan: Phillip Ledger
-"Pensive Polka Redowa" Ro 106 Op. 68 - Beste: Louis Gottschalk, Yorumlayan: Phillip Martin
-"La Minor 3 Numaralı Koral" - M40 Quasi Allegro - Beste: Cesar Franck
-"La Vida Vale La Pena" - Beste ve Yorum: Petrona Martinez Villa
-"O Soave Fasciulla" (Puccini'nin La Boheme Operasından)
-"Juanita" - Beste - Yorum: Miguel Antonio Hernandez Vasquez
-"Navidad Negra" - Beste: Jose Barros , Yorumlayan: Pedro Laza e sus Pelayeros
3 Mayıs 2013 Cuma
Küçük Vahşi/ Alexandre Jardin
Fransız yazar Alexandre Jardin'in kaleme aldığı "Küçük Vahşi" adlı eser, "Hugo'ya, damarlarımda akan taze kanım" cümlesiyle başlıyor. Ardından gelen sayfada ise JEAN ANOUILH (Antigone) etiketiyle şu mısralar yer alıyor:
"Ben her şeyi hemen istiyorum - hem de eksiksiz- ya da reddediyorum! Ben alçak gönüllü olmak istemiyorum, uslu durduğumda ufak bir parça verilmesiyle de yetinmek istiyorum. Bugün her şeyden emin olmak ve çocukluğumdaki kadar güzel olmasını istiyorum - ya da ölmek."
Kitabın kahramanı 38 yaşında, Paris'te yaşayan, evli, 'Eıfell Anahtarları' adlı bir çilingir şirketinin sahibi ve kurucusudur. Bir sabah artık yetişkin olmaktan sıkılan, kendini 'budala' olarak tabir eden, dikkatsiz, hayalci ve hayattan zevk almadığının farkına varan bir adam olarak görür. Karısının bile bilmediği "Küçük Vahşi, sen bir çılgınsın." lakabı kulaklarını çınlatır.
Mösyö Alexandre Eiffel, Fransa'nın sembollü haline gelen Eyfel Kulesi'ni bir hayalden gerçeğe dönüştüren dedesi Gustave Eiffel’in tersine çocukluk hayallerine küsmüştür. Artık içindeki çocuğu tekrar uyandırmak isteyen Eifell, önce karısını ardından da işini terk eder. Daha sonra cici annesini huzur evinden çıkarır, lise yıllarında çeşitli maceralara sürüklendiği Crusoéler Çetesi’ni, cinsel hayatı üzerinde etkili olan Fanny’yi bulmak adına yollara koyulur.
Yetişkin olmaktan sıkılan, giydiği takım elbiseler, cilalı ayakkabılar, olgun görünmek adına takım kıyafetiyle uyumlu kravatından bıkan bu cesur adam, adeta gemileri yakıyor. Özgür olmak istiyor Eiffel ve bunun içinde önce sorumluluklarından vazgeçmesi gerektiğini biliyor.
Bazı insanlar vardır ani bir kararla her şeyi en başa alabilir. Bazıları için ise kontrol önemlidir. Yani emin olmadığı, güvenmediği işe bulaşmaz. Her şey mümkün olduğunca eksiksiz olmalıdır. Eiffel, aslında büyüklerin özgür olduğunu lakin bunun farkında olmadıklarını düşünüyor. Şöyle ki, bir çocuk ne kadar özgür olabilir? Annesinden babasından izinsiz nereye gidebilir? Yediği yemek bile önüne konulandır. Oysa yetişkin bir insan, yani kendi kararlarını verebilecek biri, istediğini yapabilir. İşte kitapta bir insanın ne kadar değişebileceğine ve sınırlarını ne kadar zorladığına şahit oluyorsunuz.
Küçük Vahşi, okunması kolay ve bir o kadar da eğlenceli bir kitap. Bazı çizimler ve fotoğrafların yanı sıra değişik şekillerde mısra dizelerini söz konusu eserde görmek mümkün. İnsan kitabı okurken arada çocuk romanı okuyormuş hissine kapılıyor. Bir solukta cinsinden bu kitap, okunmalı derim.
Kitaptan kesitler:
- "Eskiden hayatı güzelleştirmek için sebepsiz yalan söylerdim; şimdi ise yaptığım, zevk almadan ve çıkar uğruna gerçeği değiştirerek söylemek."
- "Canlı bir duygu yerine olayları ılımla algılıyorum. Takım elbiseli zavallılarla ilişkide ola ola heyecanlarımı kontrol etmeyi öğrendim."
- "İhtiyaçları artık istekler değil, yıllar boyunca birikmiş bir alışkanlıklar toplamı."
- "Kendimle ya da başkalarıyla yakın olmayı artık bilmiyorum, toplum beni sıkıyor. Sürekli yetişkinlerin yapay tutkularıyla oyalanıyor, içimden gelen sesleri dinlemiyor ve artık yalnızca randevu defterime uyuyorum."
- "Kötü huylarımı, o zamanki acayipliklerimi çekiciliği olmayan, kazandırılmış iyi huylarla değiştirmişlerdi."
- "Davranışlarımdaki içtenlik yoksulluğundan sıkıldı."
- "İnsan kendini yalnızca çocukluğuna borçludur."
- "Neden çiftlerin çoğunluğu tutkuyu mutlaka öldüren birlikte yaşama olayını bir iş anlaşması olarak görüyor? Neredeyse bütün karı kocalar her gece birlikte yatmak, birbirlerine o gün ne yaptıklarını anlatmak, aranıp da bulunmamalarının sebebini söylemek zorunda olduklarını sanmalarının esrarengiz sebebini anlayamıyordu...
İleride aşkı bir hapishaneye çeviren bu görünmez bağları yaratmadan, istediğimiz gibi sevme hakkımız yok muydu? Kim demişti Noel senede bir kere kutlanmalı ve sadece cumartesi geceleri dans edilir diye? Kim etrafımıza doğru söylememizi yasaklıyordu? Neden kendimize istediğimiz tüm rolleri oynama iznini vermeyelim? Çünkü kendimizi mecbur hissediyoruz.
Tutarlı olmaya, incitmemeye, makul bir memur, onurlu bir vatandaş, temkinli bir aile babası ve bu sayede iyi yetiştirilmiş olmaya...
- "Büyükler özgür olduklarının farkında değil gibiler. Başlarında onları sıkan büyükler yok ve bundan faydalanmıyorlar bile! Sadece tıp okudukları için doktor olan tipler gibi olma."
- "Alaycılığında kendini kaybetmişçesine, kendine hayranlık duymayı çocuksu buluyordu ve kızgınlık kelimesinin ne anlatmak istediğini unutmuştu..."
- "Büyük insanların bahsettiği gerçeğin, yalnızca korkaklıklarını, hayal kurma yoksunluklarını ve duygusal fakirliklerini doğru göstermek için itinayla kullandıkları bir şaşırtmaca olduğunu düşünüyordu. İsteklerimden başka başka gerçek tanımıyorum diye tekrar ederdi."
- "Uyum sakatlar, uyumsuzluk iyileştirir."
- "Altı yaşında saatsiz ve randevu defterimiz olmadan daha kötü mü yaşıyorduk?"
- Seni sana doğru yönlendirecek olan öngörülmez yönlerini, sana has özelliklerini yeşertmek için hiç bıkmadan çalışacak öğretmenlerin olacak. Yetişkin olmaktan korkma. Zaman insanın ne büyük dostu. Hiçbir şey değişmiyor. Hep asi kalacaksın, öfkelenmeyi ve kendine hayran olmayı hep başaracaksın. Sevgilerin hiç azalmayacak. Tutku, asla eksilmez, yaşlandıkça gerçek dostluklar da fazlalaşır.
Yalnızlık ve ölüm sadece çocukları korkutmak için icat edilmiş kelimeler, hiçbir anlamı olmayan terimler. Ufaklık, evlenmek başka şeylerden vazgeçmek demek değil. Her gün hayatını sanki sonsuz yeni bir sayfa gibi yeniden biçimlendirecek enerjin olacak.
İnan bana, her koşulda kendine saygınlığını koruyacaksın, mesleğin hiç ikiyüzlülük yapmanı gerektirmeyecek. Para insanları ayırmaz. Kalbinin hafifliğini, coşkulu umursamazlığını kaybetmemeyi hep bileceksin. Hiçbir zaman ellerinden kaçan bir alın yazısına mahkûm olmayacaksın. Yetişkinlik hoş, pek çok kadın ve sadık dostla dolu bir şey. Orada nostalji yok, yorulmak da.
Büyükler genellikle edindikleri üç beş şeyi kaybetmekten korkmazlar, sen yine gözü pek kalacaksın. Meraklılığın, ataklığın ve arzuların seni hiç terk etmeyecek. Ve olur da bütün sana söylediklerim yanlış çıkarsa, bugün olduğun sen'e layık ol: HİÇBİR ŞEYE BOYUN EĞME."
- "Suya sabuna dokunmayan şeyler söyleyerek oyun oynamak yerine, insanın kendine hissettiğini itiraf etme hakkını vermesi ne harika değil mi? Aslına bakılırsa samimiyet sanıldığından daha az tehlikeli. Biliyorum, sizi çelişkilere sürüklüyorum. Ama bu kötü değil. Kötü olan, artık hiçbir şey hissetmiyor olmak, öyle değil mi?"
- "Neden hep bir insanın uyanışının başkalarını yaralaması gerekiyor?"
- "İç sesimin değiştiğini hissediyorum. Sonunda kendi kendimle barıştım, şimdiki zamanı yaşıyorum."
- "Sen otuz yaşındasın, güzelsin. Yaşlılık diye bir şey yok. Bahçe gençliğin gibi kokuyor, kokla"
- "Yalaka ve tüccar bir ölü gömücü beni büyük annemin katılaşmış cesedinden kurtardı. Tabutu masif kestanesinden mi, suni ağaçtan mı istersiniz? Kulpları dore mi olsun, krom mu? Haçı pirinç alırsanız size toplamda %15 iskonto yaparım. Boğuluyorum. Bitip tükenmeyen umutsuzluk.
Korkunç ölüm ticaretiyle aşağılanma, ardından işlemlerin karşılığını isteyen devlet dairesi. Belediyede damga. Nezaketi abartan noterin suratı. Artık olmadığı bir genç adam için dikilmiş kostümün içinde daralmış halde cici annenin vasiyetnamesini açıyor ve tüm detaylarıyla duruma uygun bir yüz ifadesini takınarak okuyor."
- "Ruhumu Tanrı'ya, hatıralarım rüzgara, mizah duygumu da torunum Alexandre'a bırakıyorum. Mezar taşıma şöyle yazın: Ben yeteri kadar güldüm."
- "Kalp dediğin akılla dalga geçen bir mantığa sahip değil miydi? Benimki de bana ısrar etmemi söylüyordu."
- "Bu diğer ben'e yaptığım yolculuk sayesinde her şeye cüret edebilirdim. Sonunda tamamen kaderimi ele almış olmanın, kendime maruz kalmanın mutluluğunu yaşıyorum."
- "Bozguncu parfümün yapamadığını kitabım belki gerçekleştirebilirdi. Kendimi yaşatmak için yazıyı seçmiş olmaktan mutluydum. Parfüm uçar, kitap kalır."
- "Güzel kızım, canım oğlum, ne olur benzersizliğine saygı duy, kendinle yakın ol, kaprislerini değil arzularını yeşert, fiilleri geçmiş ya da gelecek zamanda kullanmaktan kaçın, sana uzlaşma nasihatleri verecek suratları dinleme, beş yaşında olacağın çocuğa layık ol, akılcılık diktasına karşı dayanıklı, belki biraz çatlak ama mutlaka neşeli ol, kendine benzeyen bir hayat sür ve özellikle de gerçek diye bir şey yok, sadece senin görüş açın önemli."
Künye:
Yayın evi: Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: Nil Çayan
Çizimler: François Place
Basım tarihi: 2011
Sayfa Sayısı: 193
Alexandre Jardin kimdir?
1964 yılında doğdu. İlk romanı Bille entête'i 20 yaşındayken yazdı ve ertesi sene bu romanıyla En İyi İlk Roman ödülüne layık görüldü. 1986 yılında Siyaset Bilimi diploması aldı. Senaryo yazarlığı yaptı, Figaro'da yazılar kaleme aldı. 1988 yılında Le Zêbre adlı kitabı Fêmina Ödülü'ne layık görüldü. Bu eseri Jean Poiret tarafından 1992 yılında sinemaya uyarlandı. Yirmiye yakın kitaba imza atan Jardin, son kitabı Des gens três bien'i 2011 yılında yayımladı. 1992 yılında yayımladığı Küçük Yahşi yazarın dördüncü romanıdır.
Not: Aşağıdaki soru işareti parfüm üretmek isteyen Alexandre Eiffel'in düşündüğü amblem. Anlamı hayli ilginç. Bu parfümü alan erkek veya kadın kimin için olduğunu bilmeyecek. Yani parfüm kadın mı yoksa erkek kokusu mu bilmiyorsun. Sadece beğeneceksin ve alacaksın. Önemli olan senin ne düşündüğün. (sevdim)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)
.jpg)


