Sahip olduğum tüm hastalıklar işsizlikten sonra ortaya çıktı. Hepsi psikolojik rahatsızlıklardı en başta. Hala öyle gerçi. Vücuduma zarar vermek istememiştim ama rahatladığımı fark edince alışkanlık haline geldi. İnsanın hiçbir şeye yaramaması ne demek bilir misiniz? Her gün aynı şeyleri yapmaktan çok sıkılmıştım. Uyan, kahvaltı yap, evi temizle, kitap oku, film izle, dizi seyret, yemek ye sonra uyu. İşe girince farklı mı olacak dersen, o olay öyle değil işte.
İnsanoğlu egoisttir. Ego sadece güzellik anlamına karşılık gelmez. Bence en net karşılığı takdirdir. Takdir edilmeyen insan zamanla pasifleşir, bunalır, sıkılır yani kendini de geliştiremez. Bir süre sonra kitap okumayı da bırakmıştım. Kendime farklı meşkaleler bulmayı denedim. Yazmaya başladım mesela. Tiyatro sahnesi kurdum kıç kadar odamda. Hem yazdım hem oynadım. Babamın eski bir kamerası vardı evde. Çekip çekip durdum kendimi. Ondan da bıktım sonra.
Bir gün bacaklarımı kaşımaya başlamışım. Bir gün diyorum çünkü ne gün bilmediğimden. Epey gün önce bence. Fark ettiğimde vücudum bayağı kızarıktı. Yolunmuş kaza dönmüştüm. Banyoda fark ettim ilk. Dalıp dalıp giderken elime kan bulaştı. Bir baktım oluk oluk kan akıyor bacaklarımdan. Keskin bir demir kokusu burnumu deliyor. Ben hep kaşınmaya başladım sonra sonra.
Kuduz gibi yolup durdum tüm vücudumu. Bakan da elleyen yok zaten. İyicene rahattım. Bacaklarıma ağda bile yapmıyordum düşün. Bana kalsa bıyıklarımı da almam da bir keresinde otobüsteyken çocuğun teki köpek ölüsü gibi bakmıştı. Dedim çevreye, doğaya saygı. Bir sabah babam geldi yanıma. Cuma namazında bana dua okuduğunu söyledi. İnşallah iş bulurmuşum. "İnşallah" dedim.
Babam o gün hayatında ilk defa cuma namazına gitmiş ben de mezuniyetimden bir yıl sonra iş görüşmesine çağrılmıştım. İnançsızlığım hala devam ediyor bu arada. Hiç etkilenmesem de tuhaf geldi. Gittiğim onlarca iş görüşmesindeki gibi bunda da kendimi üç yıl sonra nerede gördüğüm soruldu. Bir sıcak bastı böyle, "Vallahi alırsanız burada" deyiverdim ve iki hafta sonra işe başladım. Bak bu da ikinci tuhaflık.
İlk maaşımla babamın cebime ondan çaldığım paraları koydum. Ne o bu para nereden dedi ne de ben bir açıklama yaptım. Biliyordu çaldığımı, pek de üzülürdü ama ses etmezdi. Ona sorarsan çalayım da sigaraya versem ne iyi olurdu. Utanırdı az benden. Ama başkasının parasını çalmaktansa onunkini çalmam kafasını rahat ettiriyordu. İlk başlarda çok zorlandım. İnsanlarla konuşmaya konuşmaya e-mail'de ne yazacağımı bilemiyordum.
- "Merhaba Sezgin Bey", yok "Sezgin Bey Merhaba", ya da bir dakika "Merhabalar Sezgin Bey." Bey'in B'si büyük mü küçük mü? Sonuna "İyi çalışmalar" mı desem... yoksa Sevgiler, saygılar...İlk haftam resmen bunun kafa karışıklığıyla sürdü. Sonra insanlarla bire bir iletişim kurmaya başladım. Ne kadar farkı türde insan varmış. Ben daha yeni anlıyordum. Kazıklar, dedikodular, yalanlar, rol yapmalar, çıkarlar derken kaşıntım tekrar başladı.
Her iş çıkışı kendimi bir an önce eve atmak istiyordum. Derilerimi kaldırana kadar kaşıyordum her yerimi. Bir yüzüme dokunmuyordum. Ne bileyim umut işte belki aşık olurum, sevdiğim yüzüme bakınca içi açılsın istiyordum. Tüm depresifliğime rağmen böyle bir ümidimin olması da tuhaf. Bak bu üçüncü tuhaflık oldu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi hırsızlığa tekrar başladım. Her sabah-akşam otobüse bindiğimde birilerinin bir şeylerini çalarken buluyordum kendimi. Ahaaa çok eğlenceliydi.
Çaldıklarımı eve götürüp resimlerini yapıyor sonra çöpe atıyordum. Aslında bir nevi yardım. Çöpleri karıştıran bir sürü insan var. İşlerine yarar belki. Onlarca resmim oldu, sonra biriktirdiğim parayla sergi açtım. İnanmazsın bayağı da beğenildi. Bu arada işten de ayrılmıştım. Sergiler, resimler, sanat filan derken kafam dağıldı. Artık kaşınmıyorum da ama hala çalıyorum. Dur bakalım ne zaman yakalanacağım. Neden derlerse "Sanat için çaldım" derim. Kaşıntıdan vücudumu harap etmeseydim soyunurdum da işte hep kaşıntı yüzünden.