28 Ekim 2015 Çarşamba

Kaşıntı

Sahip olduğum tüm hastalıklar işsizlikten sonra ortaya çıktı. Hepsi psikolojik rahatsızlıklardı en başta. Hala öyle gerçi. Vücuduma zarar vermek istememiştim ama rahatladığımı fark edince alışkanlık haline geldi. İnsanın hiçbir şeye yaramaması ne demek bilir misiniz? Her gün aynı şeyleri yapmaktan çok sıkılmıştım. Uyan, kahvaltı yap, evi temizle, kitap oku, film izle, dizi seyret, yemek ye sonra uyu. İşe girince farklı mı olacak dersen, o olay öyle değil işte. 

İnsanoğlu egoisttir. Ego sadece güzellik anlamına karşılık gelmez. Bence en net karşılığı takdirdir. Takdir edilmeyen insan zamanla pasifleşir, bunalır, sıkılır yani kendini de geliştiremez. Bir süre sonra kitap okumayı da bırakmıştım. Kendime farklı meşkaleler bulmayı denedim. Yazmaya başladım mesela. Tiyatro sahnesi kurdum kıç kadar odamda. Hem yazdım hem oynadım. Babamın eski bir kamerası vardı evde. Çekip çekip durdum kendimi. Ondan da bıktım sonra. 

Bir gün bacaklarımı kaşımaya başlamışım. Bir gün diyorum çünkü ne gün bilmediğimden. Epey gün önce bence. Fark ettiğimde vücudum bayağı kızarıktı. Yolunmuş kaza dönmüştüm. Banyoda fark ettim ilk. Dalıp dalıp giderken elime kan bulaştı. Bir baktım oluk oluk kan akıyor bacaklarımdan. Keskin bir demir kokusu burnumu deliyor. Ben hep kaşınmaya başladım sonra sonra. 

Kuduz gibi yolup durdum tüm vücudumu. Bakan da elleyen yok zaten. İyicene rahattım. Bacaklarıma ağda bile yapmıyordum düşün. Bana kalsa bıyıklarımı da almam da bir keresinde otobüsteyken çocuğun teki köpek ölüsü gibi bakmıştı. Dedim çevreye, doğaya saygı. Bir sabah babam geldi yanıma. Cuma namazında bana dua okuduğunu söyledi. İnşallah iş bulurmuşum. "İnşallah" dedim. 

Babam o gün hayatında ilk defa cuma namazına gitmiş ben de mezuniyetimden bir yıl sonra iş görüşmesine çağrılmıştım. İnançsızlığım hala devam ediyor bu arada. Hiç etkilenmesem de tuhaf geldi. Gittiğim onlarca iş görüşmesindeki gibi bunda da kendimi üç yıl sonra nerede gördüğüm soruldu. Bir sıcak bastı böyle,  "Vallahi alırsanız burada" deyiverdim ve iki hafta sonra işe başladım. Bak bu da ikinci tuhaflık. 

İlk maaşımla babamın cebime ondan çaldığım paraları koydum. Ne o bu para nereden dedi ne de ben bir açıklama yaptım. Biliyordu çaldığımı, pek de üzülürdü ama ses etmezdi. Ona sorarsan çalayım da sigaraya versem ne iyi olurdu. Utanırdı az benden. Ama başkasının parasını çalmaktansa onunkini çalmam kafasını rahat ettiriyordu. İlk başlarda çok zorlandım. İnsanlarla konuşmaya konuşmaya e-mail'de ne yazacağımı bilemiyordum.

- "Merhaba Sezgin  Bey", yok "Sezgin Bey Merhaba", ya da bir dakika "Merhabalar Sezgin Bey." Bey'in B'si büyük mü küçük mü? Sonuna "İyi çalışmalar" mı desem... yoksa  Sevgiler, saygılar...İlk haftam resmen bunun kafa karışıklığıyla sürdü. Sonra insanlarla  bire bir iletişim kurmaya başladım. Ne kadar farkı türde insan varmış. Ben daha yeni anlıyordum. Kazıklar, dedikodular, yalanlar, rol yapmalar, çıkarlar derken kaşıntım tekrar başladı. 

Her iş çıkışı kendimi bir an önce eve atmak istiyordum. Derilerimi kaldırana kadar kaşıyordum her yerimi. Bir yüzüme dokunmuyordum. Ne bileyim umut işte belki aşık olurum, sevdiğim yüzüme bakınca içi açılsın istiyordum. Tüm depresifliğime rağmen böyle bir ümidimin olması da tuhaf. Bak bu üçüncü tuhaflık oldu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi hırsızlığa tekrar başladım. Her sabah-akşam otobüse bindiğimde birilerinin bir şeylerini çalarken buluyordum kendimi. Ahaaa çok eğlenceliydi. 

Çaldıklarımı eve götürüp resimlerini yapıyor sonra çöpe atıyordum. Aslında bir nevi yardım. Çöpleri karıştıran bir sürü insan var. İşlerine yarar belki. Onlarca resmim oldu, sonra biriktirdiğim parayla sergi açtım. İnanmazsın bayağı da beğenildi. Bu arada işten de ayrılmıştım. Sergiler, resimler, sanat filan derken kafam dağıldı. Artık kaşınmıyorum da ama hala çalıyorum. Dur bakalım ne zaman yakalanacağım. Neden derlerse "Sanat için çaldım" derim. Kaşıntıdan vücudumu harap etmeseydim soyunurdum da işte hep kaşıntı yüzünden.

24 Ekim 2015 Cumartesi

Dizlerim

- Sabahın köründe gördüğün bir rüya uğruna bizi yollara düşürdün ya pes anne.

- Oğlum o benim. İçime bi kurt düştü, görmezsem uyku girmez gözüme.

- Ne de meraklısın bayramdan bayrama arayan oğluna. Size o kadar baktım, maaşımın yarısını size verdim. Babam felç geçirdi, başında bekledim. Oğlun bir cenaze törenine gelmekle yetindi. Utanmadan "İyi bilirdik" demedi mi o gün orada. Boğazına asılacaktım.

- Nevin sus artık. Şu ağzından çıkan lafların hiç beni üzdüğünü düşünmüyor musun kızım?

- Seni üzdüğümden mi susturuyorsun yoksa oğluna toz kondurmak istememenden mi?

- Tamam kızım tamam. Nasıl istiyorsan öyle yap. Yol uzun, konuş konuşabildiğin kadar.

- Ne gördün rüyanda.

- Bizim köyde arazi var ya hani satışa çıkardık. İşte satmamışız, ev yapmışız oraya. Ağabeyin de gelmiş, sıkılmış İstanbul'dan. Oraların havası iyi gelmiş ona. Gülüyor böyle  bana bakıp. Elinde bir şey var, önce seçemiyorum. Sonra bir sürü midye kabuğu olduğunu görüyorum.

"İstanbul'da sarhoş olup olup bunlardan yerdik gecenin bir yarısı" diyor bana. "Hiç atmazdım kabuklarını, yemek tabağı gibi yiyince yıkardım hepsini" diyor. Tablo yapacakmış onlardan. Bir çantanın içerisinden bir sürü boya çıkartıyor. Midyelerden biri elini kesiyor sonra. Biri kırıkmış işte. Alıyor o kırık midyeyi, "Yapamayacağım" deyip boğazını kesiveriyor. Çığlık çığlığa uyandım.

- Bu rüya için mi yollara düştük yani.

- Sordun söyledim yavrum. Rüyalar ne zamandır seçilerek görülür olmuş.

- Geldik zaten neyse kapatalım. Oğlunu sağ salim gör de dönelim.

- Evde az birikmişim vardı. Pek bilmediğimiz yerler buralar. Adresi de yazıyor kağıtta. Taksiye bineriz, götürür bizi.

- Anne emekli maaşından arta kalan birikmişini mi yanına aldın. Şu yaşıma kadar ben böyle kıymet görmedim.

- Hadi hadi uzatma. Taaksiii. Evladım, şu adresi bilir misin? Bizi götürebilir misin?

- Cihangir mi? Kolay teyzem, bilmem mi.

- Hay yaa sen. Sakin sakin götürüver bizi.

Annemin şu haline bak. Nasıl umutlu, gözleri ışıl ışıl. Telefonunu bile açmayan oğlunu ziyarete gidiyoruz. Kapıyı açmazsa çocuk gibi karşımda ağlamasından endişe ediyorum. Neden böyle sakin sakin düşünüp iş konuşmaya gelince fevri davranıyorum bilmiyorum. Adresini bile kargo göndereceğimiz zaman zoraki veren bir ağabeyim var. Bizi yok sayan, özlemeyi geçtim bir kere merak edip aramayan aynı kanı taşıdığım bir kardeş.

- Geldik teyze, bak bu ev.

- Allah razı olsun oğlum. Bak Nevin altında market de var. Bir şeyler alalım, yemek yaparım. Böyle birkaç tencere. Dolaba koyar, onu iki hafta götürür. Belki pazar da vardır. Konservelik bir şeyler yaparız. Sürekli gelemiyoruz malum. Sağlıklı beslensin çocuk.

- Tamam anne tamam. Bir içeri girelim de.

- Ne bakıyorsun, al hadi kapıyı.

- Allah Allah evde yok galiba. Dur alt kata basalım, komşusu filan biliyordur.

- Merhaba. Biz Yusuf'un ailesiyiz. Bu annem, ben de kardeşiyim. Kapı açılmadı da bilginiz var mı acaba?

- Sizin haberiniz yok sanırım. Yusuf iki haftadır yoğun bakımda.

- Nasıl? Ne olmuş?

- Benim de pek bir bilgim yok. Ben size tarif edeyim hastaneyi, oradan daha sağlıklı bilgi edinirsiniz.

Hastane

- Yusuf oğlum, buraya getirmişsiniz. Nesi var?

- Ben doktoruna yönlendireyim Buyrun. 

- Merhaba doktor bey. Oğlum buradaymış. Ben bilemedim. Ne zaman ne olmuş anlamadım.

- Oğlunuzu ne zamandır görmüyorsunuz?

- Şey oldu bi 5-6 yıl.

- Anlıyorum. Oturun lütfen, biz de size ulaşmaya çalışıyorduk. Oğlunuz 15 gün önce darp edilmiş bir şekilde buraya getirilmişti. Sabaha karşı getirdiler. Yani bunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Oğlunuz aslında bir seks işçisi. Trans mı desem ne desem bilemedim. 

Hayatını vücudunu satarak kazanıyor. Hem darp edilmiş hem de tecavüze uğramış. Bir arabadan atmışlar hastanemizin önüne. Kamera kayıtları incelendi. Otomobilin plakası da alındı. Sürecin ceza kısmını biz bilemeyiz elbette. Ancak oğlunuz iki saat önce vefat etti. 

- Siz ne diyorsunuz. Ne dediğinizin farkında mısınız? Ne kadar böyle kolay kolay anlatıyorsunuz. Ben anlamadım hiç. Hiç anlamadım dediklerinizden bir şey. Yok anlamadım, anlayamıyorum. Oy dizlerim, ah yüreğim, vah vah Yusufum...

Annem iki ay boyunca "Dizlerim" diye diye ağladı. Çok dayanamadı, öldü zaten. Bazen habersiz evden çıkıyordu. Kaç defa karakola kayıp diye gitmiştim. Sonra onlar da önemsemediler, annemi aramamaya başladılar. Ben nasıl dayanıyorum bilmiyorum. Bilip bilmeden büyüttüğüm nefretim sabır gücü vermişti sanki. 

O kadar çok 'sanki' diyordum ki, ağabeyimle olan her paylaşımımız sanki'den başka bir şey değildi çünkü. Anılarım hatırlamak için fazla geride kalıyordu. Aynı evin içinde büyümüşüz gibi kapı açılacak da o gelecekmiş gibi hissediyorum arada. Burnuma mis gibi kuru fasulye kokusu geliyor. Ağabeyimin etli benim de sade fasulye sevdiğimi düşünüyorum. 

Hiç  bilemedim ama onu hatırlamak adın aradaki boşlukları hayalgücümle doldurmam gerekiyordu. Bu bana inanılmaz bir direnç sağlıyordu. Sonra etli kurufasulye oluyor sofrada ve ben anneme "Aslan oğlundan başkasını düşünme zaten" diye kızıyorum. Araya fesatlığımı koyarak biraz gerçekçilik, 'aslan' sıfatını koyarak cinsiyetinden memnun bir ağabey yaratıyorum. Tecavüz dedi ya, dedi yani duydum.Tecavüz dedi.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Hafıza

İnsanların nedenleri oluyor kaçmak için. Önceden ne kadar kaçabildiklerine anlam veremezdim. Günün birinde bana da geldi o ‘kaçma hissi.’ Sorumluluk olmayınca bazı şeylere ne kadar kolay eyleme geçiveriyordu. Bursa’ya gittim ama istediğimden değil. Bana kalsa Safranbolu ya da Amasra’ya kaçardım. Buna kaçmak denilir mi tam olarak emin de değilim aslında. 

Kararımı verdikten sonra daha gitmeden iş bulmuştum. İnsan vurur kapıyı çeker gider halbuki, yollar sana nereye gideceğini söyler. Ben öyle yapmadım. Kontrol delisiyim çünkü, her şey zihnimde tam olarak oturmazsa bulaşık bile yıkayamam. Bursa’da bir ailenin yanına taşındım, çocuk bakıcısı olarak. Sonrasını hatırlamıyorum işte. Bilmiyorum bilmiyorum, çok düşündüm. Kafayı yemek üzereyim ama gerçekten hatırlamıyorum.
- Dilek hanım iyi misiniz?
- Bilmiyorum. Neden burada olduğumu açıklayacak mısınız?
- Numaramı yapıyorsunuz? Bakın eğer öyleyse bu eninde sonunda açıklığa kavuşur. Gerçeği nereye kadar saklayabilirsiniz.
- Yahu bilmiyorum dedim ya. Rica ediyorum açıklayın artık.
- Dilek hanım siz bir kız çocuğunu öldürdünüz. Henüz 3 yaşındaydı. İfadenizde bana anlattığınız gibi hatırlamadığınızı söylediniz. Bu yüzden benimle bu klinikte görüşme ayarlandı. Hatırlamadığınızı varsayarak her şeyi en baştan alıyoruz. Peki en son anımsadığınız şey ne?
- İstanbul’dan çok sıkılmıştım. Bir yıl önce depremde ailemi kaybettim. Sonra tek başına yaşamak zor oldu. Ben de en güzel yıllarımın geçtiği Bursa’ya yerleşmeye karar verdim. Üniversiteyi orada okumuştum. Yaşamakta zorlanmam diye düşündüm. Neredeyse bilmediğim yeri yok. Sonra gittim işte, öncesinde işimi de ayarlamıştım. Bir ailenin yanına çocuk bakıcılığı idi işim. Her  şey gayet yolundaydı. Beni böyle bir olayla suçlayamazsınız. Buna hakkınız yok. Gerçekten hatırlamıyorum çünkü.
- Hatırlamadığınız bir olay hakkında sizi suçluyoruz ve siz buna çok sakin yaklaşıyorsunuz.
- Pardon siz doktor musunuz yoksa hakim mi?
- Şimdilik sizi hastanede tedavi altına almamız gerekiyor.
- 6 aydır bu hastanede delilerin içinde aklımı korumaya çalışıyorum. Hala doğru düzgün bir şey hatırladığım yok. Ben 3 yaşındaki bir çocuğu nasıl öldürebilirim aklım almıyor. Düşüp duruyorum, en ufak bir bilgi kırıntısı yok zihnimde.
- Dilek hanım ziyaretçiniz var.
- Benim mi? Allah Alla.
- Aaa Nazan hanım merhabalar. Hoş geldiniz.
- Dalga mı geçiyorsun sen benimle! Allah’ın cezası o hafızan artık bir şeyleri hatırlasın ve cezanı çek. Yoksa içim rahat etmeyecek. Aylardır ne benim ne babasının gözüne uyku girmiyor. Ailem darmadağın oldu. 3 yaşında ya 3! Ne istedin ne garezin vardı onun ufacık hayatına.
-Nazan hanım ben yapmadım.
- Ne demek ben yapmadım. Her yerde parmak izin çıktı. Bacaklarındaki tırnak izleri de sana ait. Hala ne iyi hatırlamıyorsun. Oh be tabi. Herkes cinayet işlesin sonra hatırlamasın. Ne güzel hayat. Sen bizi yaşarken  toprağa gömdün. Cezanı çeksen de zamanı geri alamazsın ama bunun bir bedeli olmalı. Bu kadar kolay değil ya değil yani.
- Bursa’ya gelmeden önce bir ilişkim vardı.  Oldu biraz aslında. Hamile kaldım istemedi. Yaşasaydı 3 yaşında olacaktı. Çok ağladı bir gün. Ne yaptımsa susmadı, cinnet geçirdim. Nasıl olduğunu gerçekten hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde ellerim kan içindeydi.
- Öldüreceğiiim seniiii
- Ne oluuyooor! Durun hanmefendi, kendinize gelin. Öldürecek kadını yardım edin ayırın şunları.
- Senin gibiler işkence cezası çekmeli, idam edilmeli. Allah belanı versin. Oğlumun ruhu hayatın boyunca peşini  bırakmasın.
- Ne oluyor burada. Dilek? Ne oldu?
-  Oğlunu nasıl öldürdüğümü anlattım.
- Öldürmüş müsün? Hatırlıyor musun artık her şeyi.
-  Hayır hatırlamıyorum.
- Eeee ne diye öldürdüm dedin kadına. Şimdi seni tutuklayacaklar. Ömür boyu hapiste yatarsın.
- Kadın çok acı çekiyordu. Ben hatırlayana kadar içi rahat etmeyecek belli. Hatırladım saysın. Ne fark eder ki? Ha burası ha cezaevi. Dört duvar arasında olduktan sonra bana birinin beyaz diğerinin gri olması fark etmiyor. Burada arada hava almamıza izin veriyorlar. Şu etrafına baksana, onların iznine göre yemek yiyoruz, bahçeye çıkıyoruz. 

Şu gökyüzüne bak, aldığımız havayı içimizde ekmemiz için izin istiyoruz. Madem iki ucu boklu değnekte yaşıyorum. En azından birilerine faydam olsun. Ceza çekiyor olmam o aileye iyi gelecek. Akıllarındaki soru işareti de kalkmış olur. Bir de hatırlayabilseydim, ne bilim, intihar etmem kolaylaşırdı sanki. Böyle zorlanıyorum. Zihnimdekiler netleşmeden canıma kıyamıyorum. Belki suçsuzumdur. Bu umutla yaşamaya kendimi alıştıralı çok oldu. Tek çarem bu dayanma gücüm…

4 Ekim 2015 Pazar

Annemin Öldüğü Yaştayım

Bugün 40 yaşına girdim. Annemin öldüğü yaş...Hayatımın en kötü gününü yaşıyorum. "Kırk yılda bir" lafını bile sevmem. İçinde 'kırk' geçen her şeye sevimsiz yaklaşırım. 40 yıllık hatırı olan Türk kahvesiyle de arama mesafe koydum zaten. Annem sayesinde yazar oldum. 

Onun istediğinden değil, öyle garip bir kadındı ki, onunla ilgili bir şeyler yazmak hoşuma giderdi. Sadece karakterlerin isimlerini değiştirirdim. Annem bir sürü kitaplar alırdı bana. Oku oku derken bir kere bir kitabı hiç beğenmedim. Ama kitap olarak yayımlanmıştı. Demek bir kitabın yayınlanması için öyle şaheser olmasına gerek yoktu. Önce kendi kendime yazmakla başladım. 

Yazmayı öğrenmek okumakla bağlantılı ama bir o kadar da iyi yazabilmek anlamına gelmeyecek kadar zor bir iş. İyi bir gözlemci olmanız lazım. Anlatmak istediğin şey insan mı doğa mı ölüm mü her neyse bir standarda kavuşmak gerekir. Bir dilin, bakış açın olmalı. 

Ben hikayelerimde annemi seçmiştim. Annem tek bir karakter değildi çünkü. Her gün yeni bir huyuyla karşılaşıyordum. Bu beni heyecanlandırıyor sonra hemen bende uyandırdığı duyguları kaleme almaya başlıyordum. Bu beni ünlü bir yazar ama yalnız bir insan yaptı. Kimseye ihtiyaç duymuyordum artık. 

Annemi izlemek, onunla sohbet etmek hoşuma gidiyordu. Kazandığım paralarla annemi gezdiriyordum. Görmediği yerleri göstermek, oralar hakkında ne düşündüğü ondan dinlemek hoşuma gidiyordu. Bir süre sonra düşünmemeye başladım. Sadece anneme odaklanmıştım. Onun cümleleriyle konuşuyordum. Annem bu halimi hiç fark etmemişti. 

Pek ilgili bir anne olduğunu söylenemezdi. Hiçbir zaman bana "Neyin var?" demedi mesela. Oysa o kadar çok şeyim vardı ki içimde biriktirdiğim. Dinlemeyi sevmezdi hiç. Bu yüzden hiç arkadaşı olmadı ancak çok aşkı oldu. Anneme aşık olan o kadar erkek vardı ki hiçbiri istemedi. Neden istemediğini sorduğumda ilk zaman beni ne kadar sevdiğini anlamıştım.

"- Evde genç bir kızım var. Yabancı bir erkeğin bu evde yaşaması doğru değil. Bir gün evlenip bu evden gidersen ancak o zaman bu konuyu düşünebilirim."

Gözlerim kocaman olmuştu. Aynı kocamanlıkla kollarımı açarak boynuna sarıldım. O an ne kadar iri göğüsleri olduğunu fark ettim annemin. Acaba erkekler bundan mı aşıktı anneme. Of aşk hakkında ne az şey biliyordum. Benimkilere baktım da ne kadar da küçüktü. Annem halalarıma çektiğimi söyledi. 

Doğru halalarım ince uzun kadınlardı. Annemse aksine kıvrımlı hatları oldukça çıkık olan seksi bir kadındı. Kömür gibi saçları dümdüz sırtına kadar uzanıyordu. Hiç taramazdı saçlarını, kendiliğinde yıkayınca düzelirdi zaten onlar. Yağmurlu havalarda terasa bir kova koyardı. Suyuyla yıkanmayı pek severdi. Sesi de çok güzeldi ama sadece keyifli olduğu zamanlar ve mevsim geçişlerinde dilinden duyardım, bir de duş alırken.

Tek çocuk olup iletişim kurduğun insan da sadece annem olunca bir onu kıskandım tüm hayatım boyunca. Bir de yazdım işte. Bugün son kitabım çıktı, artık yazmak istemiyorum. Annemi bugün içimde de gömmem lazım. Kendimle tanışma vakti geldi. Evet epey geç oldu, kaç hayat kaçırdım bilmiyorum. Düşünmek delirtir sanırım beni. Pek de normal biri değilim esasında. Strese girdiğimde bacaklarım ve kollarımla oynarım. 

Küçük bir çocuk gibi yara bere içinde her yerim. Sırtımdaki sivilcelere ulaşmaya çalışıp sıkmak en büyük eğlencem. Bacaklarımdaki batıklar da öyle. Kendimi çirkinleştirmek için elimden geleni yaparım. Yalnızlığıma bir bahane üremek benimkisi. Sırf sivilcelerim artsın diye her gece bir kase çekirdek yemeden uyumam.

Kıvırcık saçlarımdan nefret ederim. Sürekli saldığımdan ensemin dibinde ufak ufak kıvırcıklarım vardır senelerdir uzamayan. Onları kopartmaya bayılırım. Bazen günlerce taramam saçlarımı. Sonra birbirine girerler, ben de parmaklarımın arasından geçirip bir tomar saçı yoluveririm. 

Kendi kendime çok konuşurum örneğin. Bir adam beğenirim, ulaşmak için çaba harcamaktansa onun hayalini kurar, kavga eder ayrılırım. Her zaman suçu da karşı tarafa  yüklerim. İnsan kendine de yeri gelir iyi gelir. Ben bunu biraz daha sapıkça yapıyor olabilirim ama işe yarıyor. Sonuç odaklı olmak lazım bu hayatta. 

Ayrıntılara sadece dizelerimde yer veririm. Gerisi beni de karşımdakini yorar. İnsan insanın hayatını kolaylaştırmalı. Yükünü almalı, paylaşmalı. Ben hangi insana sokulmaya kalktıysam kafamı daha çok bulandırdı. Yorgun biriyim ben, boğuluyorum böyle olunca. Bazen aşka benzer sezgilerim de oluyor. Baktım ki belli yanacağım, kül olmak istemediğimden hemen kaçıyorum. Kötüdür yanarak veya boğularak ölmek. Tedbiri elden bırakmamak lazım. 

Bunlar birer nasiyat değil, hatta normalleşemiyorsun böyle yaşayınca. Bunu çoğu insan kaldıramaz. Herkes doğanın dengesine uyum sağlamış durumda. Bunu herkes yapınca senin ayrı kalman ağır gelir, başa çıkması kolay bir yaşam ekli değil. Ben şanslıyım, annem istemeden de olsa bana yardımcı oldu. Şimdi birazdan bir seminere katılacağım. 

Son kitabımı anlatacağım, yazar olmak isteyenlere tavsiyelerde bulunacağım. Biri soracaktır, "nereden yola çıktınız bu kitabı yazarken" diye. Onu hayal kırıklığına uğratacağım. İnsanlar, mistik şeyler duymak ister. Sana hayran çünkü. Onun asla yapamayacağı bir görüşün, bir davranışın olmalı. "Londra'da bir villa gördüm. Onu satın alıp oraya yerleşmek istiyorum. Bir miktar param var. Gerisini de bu kitabın geliriyle karşılayacağım" deyip gerçek bir yanıt vereceğim.

Hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğim kocaman hayallerim var benim. Çok emek verdim onlara, zaman harcadım. Gözden çıkartmaya kıyamıyorum. En son da bunu derim herhalde. Bilmeleri gereken başka bir şey yok. Herkesin bir hikayesi vardır, yazıya dökseler yeter. Ne olacak bu ünlü hayranlığı bilmiyorum.