29 Kasım 2014 Cumartesi

Tam olayım diye

Tam tamına bir yıl 5 ay sonra saat 06.00’da tekrar çalar saatim çalıyor. İş görüşmesi için kalkıp hazırlanıyorum. Gündüz ama güneş doğmamakta ısrarlı. Hava desen henüz yılın ilk karı yağmadığından sokağın ortasına ölüyü atsan çürümeyecek cinsten. 

Evden dışarı çıkmak asıl derdim. Tekrar insan içine karışmaya çok korkuyorum. Metro durağında bir kahkaha patlatıyorum. Millet bana bakıyor, bir kadın geliyor “İyi misiniz?” diye soruyor. “Çok erken değil mi ya!” deyip iyice delirdiğimi düşünmesini sağlıyorum. Akşam eve gidince anlatacak konusu olur fena mı? Metrodan indikten sonra dolmuşa biniyorum bir de. Saat 07.00 ve Ferdi Tayfur çalıyor radyoda. “Hay sabah sabah damar çalan beynini sikeyim dj” diyorum.

“Onu bana sormayın, unutmak istiyorum artık hatırlatmayın, unutmak istiyorum. Kalbimi kanatmayın, dünyamı karartmayın, onu hatırlatmayın unutmak istiyorum. Aşk beni yaksa da, umutlarım solsa da, unutmak zor olsa da unutmak istiyorum. Bu aşk bitti, sonunda gitti kendi yolunda, onu ömür boyunca unutmak istiyorum.”

Ardı sıra çalıyor Ferdi. “Hatıran Yeter”, Sanma ki Yaşıyorum” yol bitmiyor, duraklarda durdukça duruyor dolmuş. Nefes alamıyorum kendimi dışarı atıyorum. Yürüsem de olur az kaldı zaten. Şirkete vardıktan sonra İK yöneticisini beklemeye koyuluyorum. Adı yönetici ya ağırlığını koymak için geç kalması şart pezevengin. Gerçi kaltak da olabilir. Kadın mı erkek mi bilmiyorum. Odanın dış kısmı camdan yapılmış. Etrafı izliyorum. İki kişi geliyor karşıdan karşıya. Hani sevgili değiller de, birbirini beğeniyorlar bu çok belli.

Erkek uzaktan gülümsüyor önce sonra süzüyor. Kenardan ayırmış saçlarını kadın. Sağ tarafındaki saç miktarı daha fazla. Türkan Şoray edasıyla salına salına yürüyor. Sol yandaki az kalan saçını kulak arkası yapıyor. Ben’i ve gamzesi sol kısmında kalıyor çünkü. Madem bu kadar bayılıyorlar da neden sevgili değiller acaba diye aklımdan geçirirken adamın alyansı dikkatimi çekiyor. Nefret ediyorum bu huyumdan. İnce detaylara takılı hallerim, hislerim, zekam çıldırıtıyor beni. Bana ne başkalarının hayatından. Gerçekten de ilgilenmiyorum.

Kapı açılıyor erkek İK yöneticimiz. Sabah aldığı simidi bitirince yanıma teşrif edebilme nezaketini nihayet gösteriyor. Dudağında susam izini elimle işaret ediyorum. Utanıyor önce sonra temizliyor. Biraz önceki gerilen göğsü havada patlayan balon gibi yavaş yavaş süzülerek yere iniyor. Bir şeyler anlatıyor “Şirket Vizyonu, Misyonu, Gelecekteki Hedefleri”, o kadar umurumda değil ki ofisten çıkınca kendime Mehmed Uzun’un “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” kitabını alırım diye hatırlatıyorum.

- 5 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?

İşte en sevdiğim etiket sorusu. Sanki kendi akşam ne yemek yapacağını biliyor da gelmiş bana 5 yıl sonraki hedefimi soruyor.

- Vallahi alırsanız burada

Yanıtım etkiliyor yerden bitmeyi alıyor beni işe. Komik ama sürekli gülümsüyorum. Hatta bununla ilgili iltifatlar bile alıyorum. İnsan her gece sabaha kadar ağlayınca gündüzleri gülmek istiyor. Aynı şeyleri yapmak insanı bunaltır. Ağlamaktan yorulduğumda gülüyorum, gülmekten yorulduğumda ağlıyorum.

Güzel de giyiniyorum. Bazen dekolteyi abarttığım da oluyor. O zamanlar kafam eğik yürüyorum. Burada çok yazılımcı var. Bir nevi ‘kent yaşamının askerleri’ diyorum bunlara. Genelde birçoğu makine mühendisliğinden gelme. Etrafında sürekli erkek olmasından sıkılan hani iki meme görse buruşuk sarkık fark etmeksizin terden titremeden ölecek tayfadan.

Hatta bir keresinde soru sormaya gittim de göğüslerime bakarken yakaladım birini. Göğsümün arasındaki tüyler dikkatini çekmişti. Ani bir hareketle dik duruverdim. Utandı garip, ben de bilerek yapmıştım. Utanması gerekiyordu çünkü. Madem doygunluğa erişecek bir cinsel hayatı yoktu o zaman utanmalıydı. Bu huyu bir an önce edinmezse ‘sapık’ olarak nitelendirilecekti. Onun için yaptım aslında. Umarım beni bir gün anlar.

Anlayacağın bu yeni iş bana bayağı iyi geldi. Kafam dağılıyor sürekli bir şeylerle meşgul oluyorum. Sana çok alışmıştım ben. Alışkanlıklar çok acayip. İnsana kene gibi yapışıyor. Ama istedikten sonra alışkanlıklarından bile vazgeçiliyorsun. Önce kendimi ikna ettim. İnsan kabullenince gerisi bir anda çorap söküğü gibi geliyormuş. Sadece istemen gerekiyor. Bu da yeterince yorulmayı gerektiriyor. Sonra gerçekleri görmeye başlıyorsun.

Sevmediğin bir sürü huyun geldi aklıma. Hiçbiri seni silmeme yardımcı olamadı. Ardından senin için yaptıklarım, katlandıklarım, gözyaşlarım, fedakarlıklarım derken senin benim için hiçbir şey yapmadığını hatırladım. Birden geldi ama aklıma. Çok garip bunu hiç düşünmemiştim halbuki. Benim için neyden vazgeçmiştin? Çok düşündüm inan ki beynimi yedim kustum tekrar yedim. Düşündüm düşündüm… Sonra anımsadım beni neden hayatına soktuğunu.  Kalan boşlukların vardı ve onları güzel an’larla doldurman gerekiyordu. Kendini gül ilan ettin, benimle ruhunu suladın. Güze alışan da şimdi ben oldum.

Unutma işlemini kısım kısım işledim. Önce yazmaya başladım. Sayfalarca hem de. Yazıp yazıp çekmeceme koydum. Yazıyor sonra okumaya başlayınca seninle ilgili gerçekleri daha net kavrıyordum. Dostmuş arkadaşmış yalan. İnsan algısı 20 dakika. Ondan sonrasını kendi kendine konuşuyorsun. Ben de seni başkalarına anlatmak yerine kendime anlatmayı denedim. Yazmak deli olmadığımın da bir göstergesiydi.

Ruh halim biraz daha iyice olunca işe girmeye karar verdim. Mecbur kalmam lazımdı. Gülmeye, konuşmaya, farklı işlerle ilgilenmeye, kızmak ya da sinirlenmekse bu artık başkaları yüzünden olmalıydı. Arada hatırlamıyor değilim seni. Hatta hatırladığım her şey seninle olan en güzel zamanlarım. Bu iyi bir şey. “Artık senden nefret bile etmiyorum” demektir.

Genelde insanları sana benzeterek başlıyor anılarımızı anımsamam. Nerede bir bıyıklı görsem suratın geliyor gözlerimin önüne. Sonra ilk tanıştığımız gün. Hep oradan başlıyorum. Türkü dinlemeye senin sesinle başlamıştım. Aldın sazı eline bıyıklarının arasından başladın söylemeye. Ne çığrıyordun ne de sessizce mırıldanıyor. Tüylerim en son ne zaman böyle diken diken olmuştu hatırlamıyorum. Bakır işler gibi işlemiştin 5 dakikada yüreğimi.

“Tanrıdan Diledim Bu Kadar Dilek
O Yârin Yüzünü Bir Daha Görek
Bana Kısmet Değil Dizinde Yatmak
Dizinde Yatıp Da Yüzüne Bakmak

Gel Aman Aman Yanıma
Kıyma Bu Yazık Canıma
Bir Kara Kaşın Bir Kara Gözün
Değer Dünya Malına

Ayrılık Hasreti Canıma Yetti
Kalmadı Gözümün Yaşları Dindi
Bahçesinizde Lale Sümbül Gül Bitti
Eridi Yüreğim Tükendi Bitti

Gel Aman Aman Yanıma
Kıyma Bu Yazık Canıma
Bir Kara Kaşın Bir Kara Gözün
Değer Dünya Malına”

Ne zaman bir işin içinden çıkamayacak olsam hep bu türküyü dinliyorum. Sanki yanımda sen varmışsın gibi. Şu anki sen değil ama o zamanlar “Dünyanın en güzel insanı” dediğim adam. Hani “Yanında ben varken kimse saçının bir teline bile zarar veremez” dediğin ama en büyük kıyımın senin işleyeceğini akıl sır erdiremediğim şimdi ki sen değil. Kabullendikten sonra daha iyiyim artık. Özdemir Asaf’ın “Düşüngü” isimli şiirinde yazıyor.

“Hepsinin gelmesini bekleme,
Sen var olasın diye,
Bir kişi gelmeyecek,
Sen bir olasın diye”

Aslında senin kadar ben de eksiktim. Gittikten sonra tam kalabildim. Demek böyle bir şeye ihtiyacım varmış. Tutulmayan söze, verilen umuda, bırakmayacakmış gibi yapıp boşlukların dolduğunda aniden git diyebilen o kalbimin sökülüşüne. Hepimiz babasız kızlar, annesiz erkekleriz. Babam sandım sanırım ben bir an seni. Sevgilimdin ama her kadın gibi bir figür örttüm üstüne. Suç benim, örtüyü çektikten sonra görmek istemeyen bendim aslında. 

Dünya bir oyun ve oyalanma vaktidir. Bir babaya ihtiyacım vardı. Babalık çok başka kocaya benzemez. Elli koca eskitebilirsin ama bir baba olmadı mı başında başlarsın her şefkat gösterene “et tırnaktan ayrılır mı?” gibi davranmaya. Hiç gitmeyecekmiş gibi alışırsın. Alıştıkça daha çok sarılırsın. Sonra koklarsın, kokusu içine sindi mi meraklanırsın dokunmak istersin bu defa da. Keşfetmeye başlarsınız vücutlarınızı. 

Her keşif biraz daha okşanmak ister. Okşadıkça arzularsın. Bacaklarının arasındaki ufak ormana girmek istersin. Nefesin kesilecek gibi olur. Alnından boşalan terler karşındaki güzelliğin yanağına ‘şıp’ diye konuverir. Kadın eliyle terini siler, o sildikçe daha çok terlersin. Çığlıkları hiç bitmesin diye enerjini tüketmek istemezsin. ‘Tam’ olursunuz. Bu ilişkiden bana düşen birlikte değil tek başına bir bütün olmakmış. Kim bilir gerçek hayat bacaklarımın arasındaki küçük orman gibi değil diye gittin. Aynı şiirde diyor ya;

“Kendine yetmen için,
Herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
Sen kaçmayasın diye”





























































































ÇİRKİN/İZ

Bugün beni terk edişinin ikinci yılı. Bir ihtimal döneceğini düşünerek her günü saydım. Şimdi gelsen "Neden şimdi?" diye sormam bile. Tanıyabilir misin beni orası meçhul. Durmadan bir şeyler yiyip, duruyorum. Garip değil mi? Oysa kitaplardan filmlerden öyle öğrenmemiştim!

"Gittikten sonra bir deri bir kemik olmuş Hacer" diye başlıyordu cümleler. Özledikçe daha çok yedim, başkasına dokunduğunu hayal ettikçe daha çok içtim. Bir aydır birisiyle görüşüyorum. Sadece konuşuyorduk,  bugün görüşmeye karar verdik. Randevu tarihine İki gün önce anlaştık. Ben de iki gündür ortalıkta, aç bilaç geziniyordum.

Ahmet ile internetten tanıştım. Zaten aksi, bu vücutla çok zor. Eski fotoğrafımı gördüğü için bir an önce buluşmak istedi. Halbuki ne kadar güzel bir kadındım. Düz uzun kahverengi saçlarım, sivri ama küçük burnum, kalın dudaklarım, geniş ağzım ve tavsiyenle sonradan şekil verdiğim “Sezen Aksu” modeli kısa dik kaşlarım vardı. Kilo aldığım için bu saydığım özellikler farklılaşmış değil. Sadece yüz hatları diye bir şey kalmadı o kadar. Kocaman bir yüzüm var şimdi, böyle tombul tombul. Hiçbir erkeğin arzulamayacağı komik bir çehre.

Saçlarım da çok döküldü. Nerede o ellerinle tutsan birleştiremeceğin gür saçlarım. Cildim desen abur cuburdan iri kıyım sivilcelerle bezeli. Akşam 19:00 gibi buluşacağız. İki günlük açlık bile pantolonuma girmeme izin vermedi. En sonunda yere uzandım da fermuarını öyle kapatabildim.

Evden biraz erken çıktım. Bekletmek istemiyordum onu. O da saat tam 19.00'da geldi. Beşiktaş Balıkçılar Çarşısı idi görüşeceğim nokta. Beni fark etmedi önce. Biliyordum tanıyamayacağını, alınmadım hiç. İnsan 'tahmin edebilme' hallerini sık yaşayınca hayatı kolaylaşıyor, ek çözümler buluyor. Bir kere hayal kırıklığına uğramıyorsun, en güzel tarafı da bu.

- Ahmet

Adını duyunca gayrıihtiyari bana doğru çevirdi yüzünü. Şaşkınlığı gizlenecek gibi değildi. Yine de yüzüme vurmadı.

- Sinem?
- Evet. Merhaba
- Merhaba
- Eee ne yapıyoruz?
- Rakı içeceğiz diye sözleşmiştik, yanılıyor muyum?
- Yok yok doğru, rakı içeceğiz.

Rakı teklifini ben sunmuştum ona. Daha rahat konuşuruz. Alkolün etkisiyle biraz daha kendim gibi olurum diye düşündüm. Gerçekten çirkindim, ruhumu sevebilmesi için geceyi katlanılır hale getirmem gerekiyordu.

Yalnızca rakı ve meze söyledik sofraya. Aslında balığı da çok severim ama o tercih etmeyince ben de yemek istemedim. Sürekli telefonuna bakıyordu. Az konuşuyor, esprilerime zoraki gülüyordu. Üç kadeh rakı içmesine rağmen hala sırtını yaslayıp oturamamıştı. 'Her an gidebilirim' telaşındaydı.

Kulağı bende değildi, farkındaydım. Kafasının içinde türlü bahaneler arıyordu kalkmak için. Ben ise dünyanın en sevgiye muhtaç kadını olarak ara sıra ufak dokunuşlarda bulunuyor, tebessüm ediyordum. Yüzüm hep gülüyordu. Bazıları içtendi bazıları ise göz boyama. Hani belki gülüşümü çok beğenir de diğer kusurlarımı önemsemez diye düşündüm.

Öyle değil miydi? Gülmek, kime yakışmazdı ki şu hayatta? Yakışır mı yakışmaz mı bilemem ama onu yanımda daha fazla tutamamıştım. Saçma sapan bir bahane bulup ayrıldı mekandan. Oysa öyle özenmiştim ki, "her şey çok güzel olacak Sinem" diye diye gidene kadar kendime tekrarlamıştım bu cümleyi. Bir 35'lik daha söyledim kendime. Eve gidesim yoktu hiç.

Rakının gelmesini beklerken yan masadaki kadın:

- Bilinçaltınla konuş, bu sana iyi gelecek.
- Nasıl?
- Kafanın içindeki gerçek düşünceleri masaya koy diyorum.
- Kafamın içinde bir şey olduğu filan yok.
Yanıma geldi, çantasının içinden bir ayna çıkardı.
- Yanaş
Kadına baktım. Ya deliydi ya da çok sarhoştu ve benim kafam iki ihtimali de kaldıracak halde değildi.
- Yanaştım, ne olmuş?
- Aynaya bak. Bak ikimize, gördün mü yüzümdeki çizgileri. Saymaya kalksan kaç gece devirirsin böyle. 40 yaşındayım ben. Bu çizgilerin oluşmasında bir tek senelerin kabahati yok. Her biri bir yürek kanaması bunların. O yüzden tavsiyeme kulak ver.
- Kulak versem de tam olarak ne demek istediğinizi anlamadım. Bilinçaltındakiler derken?
- Yapman gereken, yaptığın fakat asıl düşündüğün şeylerden bahsediyorum. Kendine itiraf et her şeyi. Her ne varsa bildiğin, gördüğün ya da hissettiğin. İstersen sana yardımcı olabilirim. Bana seni üzen herhangi bir şeyden bahset.
- Çok şişmanım.
- Gerçekten öyle düşünüyor olabilirsin. Fakat mavi gözlerini çok beğeniyorsun. Fazla derinler ve göz şeklin neredeyse elma büyüklüğünde. Dikkat çektiğinin farkındasın. Kendini o kadar da çirkin görmüyorsun aslında. Sadece ilişkilerindeki bir türlü 'olamama' durumlarını kilona bağlamak kolayına geliyor. Madem kilona bağlıyorsun neden kurtulmuyorsun onlardan? Çünkü hayattan vazgeçmişsin sen. Birileri üzmüş seni ve sen de bundan sonraki hayatını, yaşamın içindeki negatif olayları büyüterek geçirmeye bayılıyorsun.
- Yanılıyorsun sadece kilo mevzusu değil bu. Hiç arkadaşım da yok, üzülüyorum. Paylaşmamak yalnızlığıma yalnızlık katıyor.
- Yoo bence var. Sen görüşmek istemiyorsun. İnsanlarla görüştüğünde ne kadar şık olduklarını göreceksin, yaşamlarında yeni bir şeyler yaptıklarını duyacaksın, birileri onları kıskanıyor olacak, flörtlerinden bahsedecekler, ilişkilerindeki saçmalıkları, gelgitleri, sevişmelerini...

Sonra kendine bakacaksın hepsinden eksik olduğunu fark edeceksin. Buna katlanmak istemediğin için kimseyi görmek istemiyorsun. Kimse doğuştan yalnız kalmaz bu hayatta. Tercih meselesidir yalnızlık. Aslında yalnızlık diye bir şey var mı ondan da emin değilim. 

Gerçek yalnızlık iletişim kurmamayı gerektirir. Kim dört duvara bakarak bir yaşam sürdürebilir ki? Aklı yitikler bile kafasında yer eden başka insanlarla konuşurlar. İnsansın sen! Hayatta kalman için iletişim kurman gerekir.
- Hayatta kalmak istediğimi nereden biliyorsun?
- Ölmek istediğini mi söyleyeceksin şimdi de? Hayatına son vermek oldukça kolay bir girişim pratikte. At kendini yüksek bir binanın çatı katından. Bak nasıl paramparça oluyorsun. Doğrudan geberirsin, temiz iş. Gerçekten ölmek istemediğini ikimiz de iyi biliyoruz. Ölmek isteyen insan ölür, bunu dillendirmez.

Dillendirmek, karşındakinin seni vazgeçirmesini sağlamak içindir. Bir nevi taktik, oyun gibi. Sen ölmek istediğini söyleyeceksin ve o da sana "saçmalama, ne kadar güzelsin, akıllısın, herkes seni çok seviyor..." diye uzatacak da uzatacak. Mütevazı olmak da böyle. Neymiş efendim o kıyafet gerçekten ona çok mu yakışmış mış! Hadi oradan! Sen de biliyorsun fıstık gibi olduğunu. Cazibeli göründüğünü, dikkat çektiğini, fark edildiğini ve bundan deli gibi haz aldığını. Ama sorsan herkes egosuz, herkes "aman efendim o sizin güzelliğiniz" kıvamında.

- Tut ki bilinçaltımdaki tüm düşünceleri buraya yerleştirdim. Bu bana ne fayda sağlayacak? Yani gece gece zaten kafam bozuk, elin sarhoşuyla uğraşamayacağım gidiyorum ben.
- Vaaay. Küçük hanım biraz önceki terk edilmenin acısını başka birinden çıkarıyor. Kalbi kırıldı çünkü. Kendini kötü hissettiği için başka birini kırmak istedi. Aynı şekilde olmalıydı ki daha kolay unutsun.

Aldatılmaksa aldatmak, küçümsenmekse hor görmek, takdir edilmemekse başarmak ama başkaları için değil kendi için. Çünkü herkes gibi bencildi. Herkesin söylediği "kendimden başka kimseyi düşünmüyorum" cümlesindeki kocaman yalanı çok iyi biliyordu. İnsanlar ikiyüzlü değildi aksine çok yüzlüydü ve bunu seviyordu. İş yerinde, okulda, arkadaşları arasında, annesinin yanında, kocasının koynunda. Bu bilinirdi ama herkes de ikiyüzlü insanlardan muzdarip idi ne garip.
- Çok acayip birisin.
- Ne oldu gidiyordun? Deminki olay için üzülme. Normal bir adam işte. Senden daha az okuyan, daha az sanatçı bilen, film arşivi son derece kısıtlı olan, pek komik değil, karizmatik denilmeyecek kadar şaşı, giyinmesini de becereyemen biri. 

Şimdi alt tarafı 20 kilo fazlan var diye dünyaya küsecek değilsin herhalde. Hem sana bir sır vereyim mi? Şu saçlarını binbir şekle sokman bile her zaman ondan üstün bir varlık olduğunu gösterir. Şimdi kalk ayağa kırıta kırıta eve git.
- Bayan, bayan, bayan
- Ha! Ne oldu?
- Dalmışsınız, hesabı istemiştiniz.
- Ben mi?
- Evet. Yanınızdaki beyefendi kendi hesabını ödedi. Bu da geriye kalan.
- Komik. Sadece kendi hesabını mı ödemiş? Yan masada oturan bir kadın vardı. Nereye kayboldu gördünüz mü? Sarhoştu başına bir şey gelmiş olmasın.
- Kadın?
- Evet şu masada oturuyordu.
- Hanımefendi bu masa sabahtan beri boş. Çarşamba bugün, pek iş yapamıyoruz.

25 Kasım 2014 Salı

Yarası yarasına dokunana kızım

Uzun zamandan beri ne yemek yiyor ne dışarı çıkıyorum. Evimin içi işkence bahçesi. Yaşamak için saatimi kurmayı denedim. Birkaç saatte bir çalıyor bangır bangır. Sadece o saatlerde ekmek ve suyla yaşamaya çabalıyorum. 

Aşık olduğum zamanlarımı hatırlıyorum. "O giderse ölürüm ben" deyişlerimi. Bir de şimdiki halime bakıyorum gölün kenarında. Suyun yüzeyindeki yansımamı görüyorum. Taş atıyorum dingin dümdüz suyun üzerine. Öyle paramparçayım işte. Ölmem gerekiyor, çok denedim, çok uğraştım. İp mi asmadım alçak tavanımıza, pencereyi mi açmadım sonuna kadar, çatıya mı çıkmadım kendimi boşluğa salmak için. Olmuyor olmuyor olmuyor. 

Neden canıma kıyamıyordum? Kedi miydim yoksa 9 can bahşedilmiş ya da azrail miydim ölmekten öte öldürmeye uğraşan. Her şeyimi kaybetmemiş miydim daha 1 aydan az bir süre önce. Üstümde bahçıvan pantolonum vardı. Saçlarımı fiyonk şeklinde tepeden toplamıştım. Çok severdim şirin durmayı. 25'i devirdikten sonra içindeki çocuk bir şekilde büyümeye başlayınca insan devleşmesine engel olmak istiyor. 

Sen almıştın o pantolunu bana. Ben "pantolon" diyordum sen "tulum." Deyimlerin vardı bir de. Bir türlü tam olarak teleffuz edemediğin bana akıl verici öğütlerin için söylediğin. Ne zaman deli deli konuşsam "Allah aklını almış kendini almasa bari" derdin. Anne o Allah seni aldı benden. Kardeşimle son an'ım kafamdaki kurdele yüzündendi. Nefret ederdi eşyalarını kullanmamdan. Bilseydim alır mıydım hiç?

Peki ya babam? Kaç kere incitmişti bu hayatta beni. Onun yüzünden erkeklere güvenmeyen, sevmeyi bilemeyen bilsem de beceremeyen tam becerecek iken düştüğüm zamanlarım, gençliğim, inşa edemediğim geleceğim...Değerini kaybedince anlamam ne acı. Oysa severdi beni. Sadece gösteriş şekli başkaydı ben anlayamadım. 

Anlayamamak değil de uğraşmadığıma üzülüyorum. Oysa konuşmayı deneseydim daha az ağlardım belki de şimdi. Sürekli kavga etmemizin sebebi beni herkesten çok sevmesiymiş bilemedim. Tıpkı aynı dozda aşık olan iki insanın sevişmekten öte savaşması gibi. Kırmak kırmak kırmak...

İş görüşmesinden dönüyordum. Uzun süredir iş bulamadığım için en çok sen üzülüyordun baba. Annem "ne olacak bu çocuğun hali" deyip sürekli ağlar, "bak en sevdiğin yemeği yaptım" deyip beni motive etmeye çalışırdı. 

Sen ise gizli gizli ağlardın. Hatırlıyorum ilk o zaman dua etmiştin benim için. Sabaha karşı tuvalete giderken duymuştum seni. Öpüşlerin de öyleydi zaten. Uykuya daldığımdan emin olduktan sonra saçlarımı okşayabiliyordun. Biliyor musun ben hiç uyumuyordum baba. Çünkü her gece aynı saatte geliyordun yanıma. Ranzamın tepesinden kafanı uzatıp başımı okuşuyordun. Kısacıktın da, ah kıyamam ben sana. Ayak parmak uçlarından dikilip öpmeye çalışırken beni kaç kere sendeledin de gülmemek için zor hakim olmuştum kendime.

Perşembe günü saat: 18.00. Çığlık çığlığa ortalık, manşer yeri dneilen yerdeyim galiba. Kalabalığı mı yarmaya çalışayım yoksa ambulans sesini mi kısayım ya da kör mü olayım gökyüzünü kızıla boyayan yangını görmeyeyim diye. Yanıyorsunuz, kül oluyorsunuz gelemiyorum yanınıza. Tutuyorlar kolumdan, hareket edemiyorum. 1-2 saat uğraşıyorlar yangını söndürmeye. Hangi şelalenin altına girsem Tanrım! İçimdeki bu yangını nasıl söndürsem?

Orman gibi yüreğim. Yayıldıkça yayılıyor alevler, kurtarılmak istiyorum. Çok iyi bir kul olamadım. Büyük olasılıkla cehennemde alacağım soluğu. Hem bu dünyada hem öbür dünyada cehennemi yaşamak haksızlık değil mi? Çok büyük bir hata değildi. Ben sadece geç kaldım...

Ezan sesini duyuyorum, uyanıyorum. Çok çişim var. Ben bu anı yaşamıştım deyip zıplıyorum yataktan. Babam oturma odasında iş bulayım diye dua ediyor olmalı. "Ben bu anı daha önce yaşamıştım" cümleleri aynısı olmaz mı? 

Kimse yok ortalıkta. 'Dur' diyorum, belki de mutfaktadır. Evin altını üstüne getiriyorum. Yatakları dağıtıyorum, koltukları deviriyorum. Hani kısa ya babam sığardı diyorum. Hala ezan sesi geliyor kulağıma bangır bangır. "Sus pezevenk sus artık" diye pencereyi açıp deli gibi çığlık atıyorum.

Televizyonu açıyorum, radyo, telefonun zil sesleri... Evde ne varsa ses çıkartacak hepsinin sesini sonuna kadar açıyorum. Akıllıyı deliye çeviren bir hava yaratıyorum. Tersinden gidiyorum bu sefer mevzuya. Deli iken akıllı olurum belki belli mi olur. Sonunda amacıma ulaşamıyorum elbet. Zirto bu teknoloji. Birinin pili bitiyor, diğerinin şarjı. 

Neyse ki elektrik var da hala televizyon çalışıyor. Bir haber görüyorum daha doğrusu bir reklam. "El uzatın" filan diye zırvalıyor ekranın başında. "Bana ne" diyorum, benim derdim zaten büyük. Kimsenin problemiyle uğraşamayacağım. Başıma bir ağrı saplanıyor dayanamıyorum. Tekrar aynı kanalı aramaya çalışıyorum. 

Reklam bu tabii çoktan bitmiş. Zihnimde kalan birkaç kelimeyi Google'da aramaya koyuluyorum. Sonunda anlıyorum mevzuyu. Gönüllü anne arıyorlar. O ne demekse! İyice okuyorum. Tanrım ne çok zaman geçmiş herhangi bir şey okumayalı. Resmen birkaç kez okumadan ne demek istendiğini anlayamıyorum. 

Elim telefona, parmaklarım da tuşlara gidiyor. Basıyorum kapatıyorum, basıyorum kapatıyorum. Böyle bir 15 dakika uğraşıyorum. Saçma bir kararsızlık içindeyim. Kendime hayrım yok anne, bir çocuğa nasıl bakayım? Bir cesaret dışarı çıkıyorum. Çok korkuyorum, ilk defa tek başıma dışarı çıkmıyorum elbette. Sadece ne bileyim hani başıma bir şey gelse kime haber verebilirim ki? Polise gitmekten bahsetmiyorum. 

Sanırım istediğim biraz şımarmak, benim için endişelenmesi, üzülmesi. Eve istediğim saatte gidebilmek istemiyorum ben. Geciken saatlerin ardından telefonum "nerdesin sen!" sesiyle irkilsin istiyorum. Zar zor yetimhanenin önüne gelmeyi başarıyorum. Önce hakkımda bir sürü şey soruyorlar, bunalıyorum. Gitmek istiyorum o an. Senden öğrendiğim kardeşime tembihlediğim gibi anne, 'ayıp olmasın diye dinlermiş gibi' yapıyorum. 

Tam bir daha gelmemek üzere ayrılacakken iki çocuk giriyor odaya, kavga etmişler ağızları burunları kan içinde kalmış. Benim yüreğime benziyor kan revan içindeki yüzün soldakinin. Hemen koşuyorum, çantamdan çıkardığım selpak ile yüzünü siliyorum. Canım yanıyor, sargı bezi filan getiriyorlar bir anda hemşire kesiliyorum. Canım kardeşim, aynı sana benziyor biliyor musun. Gözleri ufacık senin gibi. Kirpikleri de kapkara. 

Hani "keşke benim dudaklarım da seninkiler gibi kalın olsa" derdin ya. Bu bıdığın da böyle. İncecik ama kıpkırmızı. Maşallah kan kendini fark ettiremiyor, kenarındaki sıyrığı da sildim mi temizleniyor masum çehresi. "Tamam" diyor yetimhanenin müdürü. Şimdilik sadece haftanın 3 günü ziyaret etmeye hak kazanıyorum. Doğurmadan çocuk sahibi oluyorum anne. Baba biraz sana da benziyor sanki. Belki mezarına ziyarete geliriz. 

Neden kanım ısındı sonradan öğreniyorum. O da benim gibi tüm ailesini birden kaybetmiş. Benim ailem yangında, onunkiler göçük altında ezilerek can vermiş. Hatırlıyor musun anne, üniversiteye giderken bir sevgilim vardı. Meğer nişanlıymış piç. Sana ağlarken gözyaşlarımı sildin. 

"Üzülme benim güzel kızım. Gün gelir senin gibi yaşanmışlıkları olan birini bulursun. Anlarsınız dertlerinizi, yaslanırsın omzuna. Bu işler kızım, yarası yarasına dokunana..."











15 Kasım 2014 Cumartesi

Ama önce sana bir isim bulmalıyım

Çöl sıcağını andıran bir hava var dışarıda. Klimayı kapadığım anda yapış yapış oluyorum. Saat 11.00'den beri Pazartesi gününe yetişmesi gereken sunumla uğraşıyorum. Öyle bunaltıcı bir hava var ki, sadece yaşamak için yemek yiyordum. İnsan böyle havalarda bir şey yemek istemiyor. Buz gibi soğuk bira işimi az çok görünüyordu neyse ki. 

Bira şişelerinden kule inşa etmek üzereydim ki sunumu bitirmiş oldum. Duş alıp biraz kestirdikten sonra akşam arkadaşlarla görüşmek için hazırlanmaya koyuldum. Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız cumartesi gecesi için trafiği göze alacak sabra sahip olmanız gerekiyor. Yaklaşık 40 dakika gibi bir gecikmenin ardından mekana girebildim. Biraverler söylenmiş, ikinci çerezler masaya konmuştu. 

"Ooo Taylan beyler de gelmişler" kinayesinden sonra oturdum masaya. Begüm de gelmişti. Kısa süreli flörtün ardından ilişkiye hazır olmadığımı söyleyince bayağı bozulmuş ama mekana gelmeyerek beni önemsediği tavrını da yansıtmak istemiyordu. Aynı masada oturmamıza rağmen bir kere yüzüme bakmadı.

 Ah bu kadınlar ve tavırları. Aşık da olsanız hoşlansanız da bir zaman sonra bir kadının sadece tavrını hatırlarsınız. Hani ne nefret ne de sevgisine duyulan özlem. Yalnızca tavrı...Bir cümleyle anlatırsınız Ayşe'yi, Fatma'yı, Hayriye'yi

- Oğlum duydun mu hani hatırlıyor musun seninle ilk stajımızı yaptığımız yer vardı. Özden Yayın Grubu anımsadın mı?

Özkan liseden arkadaşımdı. Lise bittikten sonra üniversitedeki ilk stajımıza birlikte aynı yerde başlamıştık. Babası Şenol amca sağ olsun kendi oğlu gibi severdi bizi. 3. yılımızda filan düşünüyorduk bu tarz staj işlerini ama bir yer ayarlayınca geri çevirmek istemedik. Üniversite bittikten sonra yine büyüklüğünü gösterip ikimizi aynı yerde işe soktu. 

Şenol amca eski bir gazetede köşe yazarıydı. Hala bağlarını koparmadığı çevresi, kendisini sayar, severdi. Bir şey olduğunda ilk akıl alacakları insan Şenol amca olurdu. Biz de iletişim fakültesinden mezun olunca her işimizi bizden önce düşünür, sürekli ne yapmamız gerektiği konusunda tecrübelerini bizimle paylaşırdı. Öyle yapacaksın edeceksin türünden değil. "Gençler böyle böyle ama siz bilirsiniz" diye bitirirdi cümlelerini.

- Evet hatırladım ne olmuş? Özkan kaç tane içtin oğlum ya 10 yıl olmuş oradan ayrılalı. 

- Dur lan dur dinle bak. Hani bir kadın vardı. Hepimiz bayılıyorduk ona. Esmer bir hatundu ya neydi onun adı

- Ece hanım

- Yuh amına koyayım nereden hatırladın lan. Neyse ölmüş oğlum o kadın. Millet arkasından konuşup dururdu ya işte gerçekmiş hepsi. Kadın asmış kendini.

- Biraverden doldurduğum bardak taşmaya başlamıştı. Gözlerim doldu ama ortam hafif loş olduğundan kimse fark etmedi. Üzülmek mi desem canımın yanması mı desem hayır hiçbirisi değil. Garip bir hüzün çöktü omuzlarıma. 10 yıldır yüzünü görmediğim bir kadından bahsediyorduk. Şimdi 40 yaşlarında olmalıydı yani yaşasaydı. Yıpranan iki tarafın artık kendilerine zarar verdiklerini fark edince ayrılmaları gibiydi hissettiğim. Yeterince yıprandıktan sonra ayrılık o kadar üzmüyor ama bir anda hissettiğin boşluğun hüznü vurur yüreğine. Öyle bir şey işte bir garip.

- Ne zaman olmuş bu olay?

- 1 hafta önce aradım seni iki kere. Açmayınca ben de unutmuşum aklıma gelmedi sonra hiç.

Ece... Yüz hatları dün gibi aklımda. Saçları, göğüsleri, kalçaları, elleri, dişleri o kadar çok incelemiştim ki her defasında da yakalanmıştım. Hiç utandırmamıştı sağ olsun. Utandırmadığı gibi kadınlığını kullanıp cilveli bir tavır da takınmamıştı bana. Aksine her zaman şefkatle yaklaşırdı. 

Simsiyah saçları omuzlarında bitiyordu. Kıyafetleri her zaman üç renkti. Ya siyah ya beyaz ya da kırmızı giyinirdi. Pembe, mavi, yeşil renklerinden hoşlanmazdı. Netti aynı kendi gibi. Herkes hayrandı ona iş yerinde. Öyle bir mesafesi vardı ki insanlara karşı kimse yaklaşamazdı ama iletişime de açık olduğundan şaka yollu sataşmamıza izin verirdi. 

Bacakları çok ince değildi. Beli ise bu açığı kapatır gibi alabildiğine inceydi. Kalçası göğüslerine göre daha büyüktü. İstese destekli sütyenle oranı tamamlayabilirdi ama bundan hoşlanmazdı. Her gün makyaj yapardı işe gelirken. Farklılığı sevmediği için makyajı da netti. Likit, rimel ve vazgeçemediği kırmızı ruju. Pudra, fondeten sürmezdi. Suratında tabaka olması onu rahatsız ediyordu. 

Ben o dönemde staj yapıyordum. Şirketin en genci benle Özen idik. Bir gün okuldan bir makbuz istedikleri için acil faks göndermem gerekiyordu. Faks makinesi bozulunca aşağıdaki ofisten rica ettim. Faks çektikten sonra tam asansöre binecekken bir ses duydum. Yanda bir giriş daha vardı hiç fark etmemiştim. 

Ece ile bizim şirket sahibi hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. "Bir dinle" diyordu Muhsin bey. Ece'yi hiç böyle görmemiştim. Her zaman kimseden esirgemediği güler yüzü darmadığındı. Hayır ağlamıyordu daha kötüydü bu durum. Biraz ağlayabilse belki de bu kadar kötü görünmeyecekti. Titriyordu, "yavşak, siktir git buradan, orospu çocuğu" deyip durdu. Şok olmuştum.. 

Ece'den böyle kelimeler çıkabileceğini hiç hayal etmemiştim. Ece'yi çok hayal ettim. Hislerim kabardıkça her sabah banyoda hayal ediyor öyle işe gidiyordum. Çok komik oluyordu ama. Sabaha karşı deli gibi seviştiğim kadın bana 'günaydın' diyordu. Muzip muzip gülümseyince anlamsız bakıyordu. "Sen sabah insanısın Taylan" dedi bir gün bana. Anlamadığımı fark ettiren yüz ifademi görünce, "yani sabahları suratsız olmuyorsun, neşeli kalkan tiplerdensin" dedi. Bilse sayesinde olduğunu tepkisi ne olurdu acaba.

Ece ne kadar agresif ise Muhsin bey da o kadar rahattı. Yine de üzgün görünmediğini söyleyemem adamın. 

"Ben sana karımdan ayrılacağım dedim mi hiç? Ne deseydim yani, çocuk istemek sadece bana bağlı bir şey mi sence. Zaten olmayacak bir şeydi. Sonu yoktu Ece, sen de çok yıpranıyordun. Artık saçmalamaya başlamıştın. Ne dediysen yaptım ben. Nereye gitsem sana rapor veriyordum. Kaç yaşında adamım fotoğraf göndermek nedir. Sırf inan diye yordun beni. Ben karıma hesap vermiyorum. Gecenin bir yarısı salak salak mesajlar atıyordun. İçmeyi bilmiyorsan içme o zaman. Bak tamam seni ayarlamak için çok uğraştım. Hayatımda yaptığım en güzel hataydı. Hiç de pişman değilim. Ama lütfen artık bak sakın depresyona filan girmeye kalkma."

Ece bu laflara şok olmuştu. Hani 2 yıl içinde çocuk yapmayı düşünmüyordunuz, hani beni 5 yıl bırakmayacaktın ne oldu o sözlerine deyip durdu. "O zaman öyle hissetmişim" dedi Muhsin bey. Hakaretler etmeye başladı Ece. Kendimi siktircem unutacağım seni diyordu. Muhsin bey acımaya başladı karşındakine. "O kadar mı düştün, sen bu musun" dedi. O an keşke siktireceği adam ben olsaydım diye geçirdim aklımdan. Ben çok güzel severdim onu. Hem evli de değildim. Ne derse onu yapardım.

"Başka şeyler bul kendine" dedi Muhsin bey. Kitap oku, dansa başla, spora yazıl. Ece şaşkınlıkla baktı aşık olduğu adama. Ne rahattı. Bu cümlesine ben de şaşırmıştım. Ece o kadar lafın ardından en çok bu kelimelerine bozulmuştu. Yarasına tuz basıyordu resmen. Ne demekti bir şeylerle meşgul ol. Tavsiyeleri ne kadar riyakardı. Ece gerçekten sevmiş miydi acaba. Aşk mıydı sahi bu yoksa acı çekmeyi mi seviyordu. Hayır Ece önemli olmayı, değerli olmayı biri için tek olmayı istiyordu. 

Şefkat istiyordu o kadar güzeldi ki bıkmıştı artık erkeklerin hayallerini süslemekten. İnanılmaz hisli bir kadındı. Bir bakışından ona karşı ne hissediyorsun hemen anlardı. Bu durum da onu içten içe rahatsız ediyordu. Nefret etmek istemiyordu kimseden. Nitekim de hiç etmemişti. İnsanları sevmeme gibi bir durumu yoktu. 

Yalnızca mesafe koyuyordu araya. Muhsin beyde şaşmıştı işte. Zaaflarından vurunca gerdiği ipi biraz gevşetmiş, dayanamayınca bırakıvermişti sonra. Şimdi o ipin sonuna ulaşmaya çalışıyordu. İp yüksek bir dağın zirvesindeydi. Aşağı doğru salınmıştı, tuttu bir eliyle başladı çekmeye. Bu da bir başarıydı şimdi. Ama ipin ucu görünmüyordu bir türlü. Kolları ağrıyordu artık. Ya yılmadan devam edecekti ya da ipi uçurumdan salıp bu yaşamdan vazgeçecekti.

Ertesi gün aynı anda işe gelmiştik. O sabah Ece'yi hayal etmek istemedim. Çok üzgün görünüyordu sevişmek değil omzuma yaslansın, öylece saçlarını okşayayım istiyordum. Okşadıkça ağlaması dursun, hafif mayışsın sonra da uykuya dalsındı dileğim. Rüyasında çocukluğuna dair en güzel günü hatırlasın, bir türlü giymek istemediği pembe renk rüyalarını süslesin istiyordum. Keşke bu kadar güzel olmasıydı. Hem güzel, hem akıllı, hem seksi hem de yüreği çok güzeldi bu kadının. 

Çok okurdu mesela bir kitap ismi söyle kitabı bilmese yazarını bilirdi. Kesin anlatacak bir şeyleri vardı edebiyata, sanata dair. Kendisine bir şiir yazılmasını isteyen kadınlardandı o da eminim. Sadece isteyince seksi oluyordu Ece. Sonradan anladım ki Muhsin beyle görüşeceği zamanlarda yalnızca öyle giyiniyormuş. Seksiliği bile sadece bir tek adam içindi. Sevişmesindeki şevki yalnızca ona gösteriyordu. Bunun dışında herkese şirindi. Yüreğine ise diyecek yoktu asla.

Bir keresinde işe geç kaldım diye taksiyle gelmiştim. Aceleyle evden çıkınca cüzdanımı yanıma almayı unutmuşum. Ece ile karşılaşmıştık. Durumu fark edince taksi parasını ödedi. Geri ödemek için ne kadar ısrarcı davransam da parayı kabul etmemişti. Muhsin beyle konuştuğu günün ertesi yine karşılaşmıştık. 

Saçlarını kestirmişti. Tam ensesinde bitiyordu. Düzgün bir kesim değildi sanırım kendi kesmişti. Sabaha kadar ağladığını apaçıktı. Makyaj yapmamış, soğuktan burnu ve gözleri kızarmıştı. Ağladığından olacak ki gözleri kurumuş, göz altları daha bir kırışık görünüyordu. Ama biliyor musun Ece bana hiç bu kadar güzel gelmemişti. Öyle doğaldı ki onun bilmediği sabaha karşı sevişmelerimiz geldi aklıma. Sevişmenin ardından aynen böyleydi hayalimde de. Doğallığının yanı sıra gözlerindeki hüzün kedi yavrusunu çağrıştırıyordu. Sarılmak istedim o an. "Geçecek" sadece tek kelime, o kadar geçecek...

"Günaydın" dedi zoraki bir gülümsemeyle.

- Günaydın Ece hanım

- Nasılsın?

- Aynı iş, okul

- İlk yılındı değil mi?

- Evet. Stajım da bu cuma bitiyor

- Ah yazık, senin gibi yakışıklı birinden mahrum kalacağız.

İlk defa bu kadar şuh bir söylem duymuştum ondan. Ne diyeceğimi bilemedim. Teşekkür mü etsem yoksa aksine duymamış gibi mi davransam anlamadım. Ben bunları düşünürken yanıt vermeme fırsat vermeden devam etti konuşmasına.

Bu aralar işler çok yoğun. Zamanında gidiyorsun şanslısın. Madem öyle bir kutlama yapalım. Bu cuma işin yoksa bir yerlerde bir şeyler içmeye ne dersin?

- Olur tabii. Mutlu olurum Ece hanım.

Cuma günü evinden almaya gittim onu. Ortak bir noktada buluşacaktık ama geç kalacağını söyleyince evinden alabileceğimi ifade ettim. "Yukarı gel" dedi. Üzerinde yeşil bir kıyafet vardı. Şaşırdım hiç tarzı değildi ama çok yakışmıştı. Gözlerinin yeşilliği ilk defa bu kadar dikkatimi çekiyordu. Dar saten bir elbiseydi. Abartılı olmayan göğüs dekoltesi vardı. Abartı kısmını sırtı için kullanmıştı. Sütyeni olmaması dikkatimi çekti. Külodu da mı yoktu acaba? Fermuarını kapatamıştı.

- Yardım eder misin?

- Arkasını dönünce kıyafetinden belli olan tanga izini fark ettim. Tam fermuarı kapatacaktım ki. Kulağına fısıldadım. "Yeşil giymezdin sen."

Yan döndü, dudaklarımızın arasında o yüksek dağdan aşağı fırlattığı ipin kalınlığı kadar daracık bir mesafe kalmıştı. Yanıt vermeden önce dudaklarıma baktı. Bakmaya devam ederken, "koyu renk kir göstermiyor. Artık o tarz kıyafetler almıyorum" dedi, gülümsedi. "Biliyor musun eski sevgilim de, hiç kir göstermezdi." Sonra öpüşmeye başladık. Fermuarı çekmeye gerek kalmadı. Çok güzeldi. Bir şeyler fısıldamaya başladım. "Sus" dedi. Sessiz ol, öylece gir içime. Kalbim yalnızca bilinmeyene dayanıklı. Göbeğini öptüm. "Kalbin olmasaydı, daha çok dayanırdın."

Seviştikten sonra sigarasını yaktı. Hiç konuşmuyordu. Ben de bir şeyler söylemeye çekindim. Anlatmak istiyordu bu çok belliydi. Yine de anlatmadı. Sadece dedi ki;

"Artık gittiğine, olmadığına, yaşadıklarımız hatıra olacağına göre seni anlatabilirim. Ama önce sana bir isim bulmalıyım." Bunu bana söylememişti. Yalnızca kendi kendine konuşuyordu. Sonra ayağa kalktı. Şeffaf bir güzellik vardı karşımda. Keşke yeteneğim olsaydım resmini çizebilirdim. Bu muazzamlık duvarımı süslemeliydi. Tablo gibi duruyordu karşımda. Bir şarkı açtı.

- Biliyor musun bu kadını?

- Yok çıkartamadım.

- Gaye Su Akyol

Bir yandan kendi etrafında dönüyor bir yandan eline aldığı kadehi içiyordu. Bir sigara daha yaktı, şarkıya eşlik etmeye başladı.

"Koşarak geldim, kaçarak gidiyorum

Köşkünde yer yok bana yeni yeni anlıyorum

Bitmiş bütün cümleleri yosun ruhu akıyorum

Konuşma hiç lüzum yok her şeyi duyuyorum

Rakıyı sensiz içeyim diye

Köprüyü yalnız geçeyim diye

Küllenip biteyim diye

Sevdirdin kendini biliyorum"

Nasıl seviyordu adamı içinde paramparça bir adam vardı. Üzgündü ama ölmesi gerekiyordu. Daha fazla acı çekmemek için yüreğindeki adamı öldürmeye çalışıyordu. Onu unutmak için benimle yattığını biliyordum. Yine de çok koymuştu ama

İş yerinden ayrıldıktan 5 gün sonra o da istifa etmiş. Başka bir işe girmek yerine yazmaya başlamış. Çok okurdu zaten artık kendine ait bir şeyler yazabilirdi. Hayatına girenler Ece'ye üzüntüden başka bir şey vermemiş. Her tanıdığı insan bir tık daha üste çıkmıştı can yakma konusunda. Bakmış alkol de yetmiyor eroin kullanmaya başlamış. Aşka bağımlı olmak yerine eroine bağımlı olmak daha mantıklı gelmiş. Eğer kendine acı çektirirse başkalarına fırsat kalmaz demiş. Eroin ölümcül olmasına rağmen bir türlü yaşamdan kopamamak iyiden iyiye sinirlerini bozmuş.

40. yaşında arkadaşları evine sürprize gelmişler kocaman bir pastayla. Pastanın üzerinde 10 yıl önceki görüntüsü ve yanında arkadaşları olan bir fotoğraf varmış. Utanmış, belli etmemiş. Arkadaşları gittikten sonra o fotoğrafı bulmuş. Herkes fotoğraf makinesine bakıyorken onun gözü farklı bir yere odaklanmış. Çok iyi hatırlıyordu Ece bunu. Muhsin beyin hislerini açıkladığı gündü o gün. Yine Ece'nin doğum günüydü. Muhsin bey toplantıdaydı. Kadraja girmek için geç kalkınca yan taraftan Ece'nin yüzüne baktı. Ece bambaşka dünyalardaydı. Gözleriyle onu ne kadar sevdiğini anlatmıştı Muhsin'e. 

Aynadaki yüzüne bir de fotoğrafa baktı Ece. Ne kadar çirkindi. Kendine neler yapmıştı böyle. 60 yaşında gözüküyordu. Buna dayanamadı. En sonunda o dağın zirvesindeki ipin ucunu gördü. Bitmişti artık kurtulmuştu. Ama bir dakika ipi bırakmamıştı değil mi? Bıraksaydı hayatına son verecekti. Şimdi ip elindeydi ve kötü günler geçip gitmişti. 

O halde yeni bir hayata başlayabilirdi. Yapamadı bu kadar uzun zaman alacağını tahmin etmemişti. Çok güçsüz kalmıştı çünkü, fazlasıyla yorulmuştu ipin sonunu getireceğim diye. Aldığı ipi tavana astı. Öyküler yazdığı sandalyesini de altına yerleştirdi. Sonra bir çıt sesi... Fazla eşya olmayan odasında bu 3 harflik kelime yankılandı. Olsundu en azından ölümü kolay olmuştu. Uğraşması gerekmedi. Meğer yazıya dökülse sayfalar alacak yaşadıklarının sonu bir 'çıt' sesi kadarmış.

Yıllar önce dinlediği kadının sesiyle veda etmişti hayata. En son onun sesini duydu:

"Kayboldum kanadında beni çıkar ya aşk

Koymuyor ilacını yamacıma

Anlamıyor acımı acıdan ölüyorum bak

Buralar hep ızdırap

Boş ver beni sen anla

Giden o hayale

Filler gibi uçan geleceğe

Kavrulur odalar aynadaki gül cemale

İçine kaçan heveslere

Kimse anlamaz cürmü yakar

Kirden nedir durmaz akar

Titrer duman kabus yağar

Öldürmedi bu yıllar yılan

Anlamaz o cürmü yakar

Kirden nedir durmaz akar

Titrer duman kabus yağar

Öldürmedi bu yıllar yılan"
























8 Kasım 2014 Cumartesi

Gerçeklikten uzak bir yerde, gerçeklikle bağları kopuk nesneler arasındayım

Bir gün ne kadar berbat geçebilir acaba? İnsan günlerce ağlayabilir. Bunu anlayabilirim ama gözyaşlarımı kuruturcasına ağlamam, daha ne günler yaşayacaktım. Kırılacaktım, kıracaktım, öfkelenecektim, depresyona girecektim. Kahkaha atarken birden hıçkırıklara boğuluverecektim. Evet bunların hepsi olacaktı. Ağlama libidomu bu kadar sömürmemeliydim. Ya da sömürmeli miydim? Verilen sakinleştiricilerin insanların kafalarına fırlatmasaydım keşke. 

Daha dün ne kadar güzeldi oysa. Sabah işe gitmek için metro durağına koyulduğumda yürürken pek anlayamadığım kuru soğuk, bekleme esnasında yüzüme çarpınca kahkahalara boğulmuştum. Etrafımdaki insanların bir kısmı garip garip bakarken diğerleri gülmemden memnun olmuşlar ki onların yüzünde de aynı tebessümü yaratmayı başarmıştım. 

Gülmemin nedenine gelince tamamen yelkovan ve akrebin marifeti. Saat çok erken. Bu saatte neden buradayım? Fazla erken yani. Her gün hayatımın 9 saatini çalan bir iş yeri için bu kadar erken uyanmak tam bir vefa örneği bence. Günde 9, haftada 45, ayda sana 180 saat! Vay anası! Neyse ki üstüne dünya geçimimi sağlayacak parayı alabiliyorum.

Oysa bugün dünün derdini özlüyorum. Ne acı... Öğle yemeğinden geldikten sonra dişlerimi fırçalamaya gittim. Ardından rujumu tazeleyip yediğim yemekleri sindirmek için bir güzel yeşil çay yaptım kendime. Haftanın 5 günü saat 13.00 olduğu vakit hep aynı aktiviteleri gerçekleştiriyorum. Aslında ruj kısmı biraz muamma. Genelde 48 saat etkili rujlardan aldığım için tazeleme gereği duymasam da bu ay alışverişi abartınca rujda kolayına kaçtım. Çaktırma pazardan aldığım kıytırık rujumu herkes Maybelline marka sanıyor.

Tam tuvaletten çıkarken yine ülke gündemine dair haberler çarptı gözüme. Ofisin girişinde yer alan televizyonda gösteriyordu. Siyaset yine karışmış, ardından dünya yaşam haberlerinden Norveç'te yaşayan bir evli çifti gösteriyor. Adam kıskançlığından karısının kafasını yemiş. Gayet ciddiyim, önce öldürmüş sonra kafası yemeye başlamış. Yemekten sonra böyle bir haber görmek, tüm yediklerimi bir anda ağzıma getiriyor olsa da kendime hakim olmayı başardım. 

Yapabildiğim en iyi şeydi "kendime hakim olmayı başarabilmek." Yoksa dünyaya değil dünyada yaşayan insanlara nasıl katlanacaktım. Çok yanlış biliyorlar. Dünya katlanılacak kadar güzel, insanları bok. Bir de dünyaya sormak lazım acaba memnun mu bizden. Hiç sanmam kim o kadar insanı barındırmak ister. Yanlışı bilmekte sıkıntı yok aslında, yanlışları 'acaba doğru mu biliyorum' deyip bir kere sorgulamamak asıl problem. Woody Allen bu durumu "Blue Jasmine" adlı filminde 'başka tarafa bakmak' olarak açıklıyor.

Bangır bangır konuşuyor spiker. Kaç kere tekrarladı bilmiyorum. 100 kere aynı cümleyi kurdu bence. Beynimde bu cümlelerin bu kadar tekrarlanması kafayı yediğim anlamına gelir yoksa. "Ankara Esenboğa Havalimanı'ndan kalkan uçak düştü. Ölen sayısı şimdilik 7 olarak biliyor. İçlerinde Aysel Gök, Şahin Gök, Şule Gök ve Zerrin Gök ailesi,.....yaşamını yitirdi" 

Başka kimler öldü bilmiyorum. Duymak istemiyorum, beni ilgilendirmiyor. Bu 4 isimdeyim sadece. Yıllardır konuşmadığım ağabeyimin düğününe giden ailem, artık yoktu. Birkaç saniye içinde her şeyimi kaybettiğim haberini almıştım. O an çok acı çekmediklerini düşündüm, yani ümit ettim. Şule çok narindir, kan görmeye bile dayanamaz. Babam kızları ve annemi koruyacak diye olmadık hallere girmiştir kesin. En büyük ablam kardeşimi tutmaya çalışırken babama da anneme hakim olmasını gözüyle işaret ederek anlatmıştır. Ah anneciğim o en ilerisini düşünmüştür kesin. Herkesin cennete gitmesi için dua ettiğine eminim. En çok da benim için. Öleceklerini anladığı anda akla ilk ben gelmişimdir. Geride kalana en zordur ölüm.

Kardeşlerim ve benim okumam için senelerce bulaşık yıkadı annem. Taksici baba ve bulaşıkçı anne aşıklardı birbirine. Bazen çiçek getirirdi babam, annem de "ay paranı buna mı verdin Şahin eh aşk olsun" der, bir yandan da nasıl hoşuna giderdi zillinin. Kardeşlerimle aramda pek yaş farkı yok. Haliyle hepimiz aynı anda okula gidince tüm hayatlarını bize adadılar. En iyi kariyere sahip olan da benim. 

Reklamcılık sektörü çok para getiren en yavşak alanlardan biri. Ben de işin orospusu olunca kolay kaptım her şeyi. Çözemediğim insan türü kalmadı. İnsanlara güvenmemeyi öğrensem de yine iyi kötü gidiyor işte. İnsanın şahane bir ailesi olunca arkadaşa dosta ihtiyacı kalmıyor insanın.

Şimdi çok yalnızım. Hiç ölmeyecek gibi yaşadığım filan da yoktu. Yalnızca böyle bir olaya henüz hazır değildim. Her şey üst üste geliyordu. Önce kötüye giden işler, ardından rahim kanseri olduğumu öğrenmem şimdi de bu. Yoo rahim kanseri olmama hiç üzülmedim. Hiçbir zaman çocuk sahibi olmayı arzulamadığım için şu an üzülmem gereken en son mevzu bu benim için. Canım yanıyordu. Cenaze süresince eve gelenler, gidenler, mezarın başında baş sağlığı diyenler...İnsanlar bana bakıyordu. Karşımda duran ağabeyim ile böyle bir anda bile barışmayı aklından geçirmemişti. İşime gelir, şimdi seneler sonra "sen bana emanetsin" cümlelerini kaldıramayacağım.

İnsanlar üzülmekten ziyade bizim neden konuşmadığımızı öğrenmeye çalışıyorlardı. Islak gözlerim her tarafı buğulu görüyordu ama kulaklarım gayet iyi işitiyordu. Evime gelip duş almam gerekiyordu. Taksiden indikten sonra taksinin kapsına sıkışan montum, ani frenle yırtılıverdi. Anlaşıldı uyuyana kadar her şey ters gidecekti bugün. Sağ salim eve geldikten sonra kendimi koltuğa attım. 5 dakika karanlığı izledikten sonra koridorun ışığını yaktım. Işık koridordan gelsin, odanın bembeyaz aydınlığını gözlerim almıyor şu an. Geen hafta gelen iş arkadaşlarımdan kalan biralar hala dolapta duruyordu. Bir tane açtım, bir dikişte bitirdim. 

Telefon çalıyordu. Bakmamaya niyetliydim. Biliyorum yine o gereksiz geçmiş olsun cümlelerinden biriydi bu da. O kadar uzun çaldı ki ya telefonu fırlatacaktım ya da açacaktım. Fırlatmayı düşünmedim değil ancak en son ödemediğim cep telefonu faturasını düşünce yemedi valla. Açtım ben de. Arayan ağabeyimdi. Yüzü olmayan insanın dilini kullanması ne kolay. Evimdeydim. Burası ne bir kiliseydi ben de ne bir papazdım. Sadece sesini duyduğum bir vicdan azabı istemiyordum. Af diliyordu benden. Bunca yıl sonra af dilemek, af etmek. İkisi de zor kendince, dileyene de edene de. Hani gidene de kalana da koyar ya. Bakma aslında gidene de koyuyor. Koymuş demek pezevenge.

Şafak diye bir ses geldi telefondan. Kedi gibi pıstım koltuğun yan tarafına. Karşımdaydı sanki. Öyle rahatsızdım ki sadece koltuk köşesinin o kenarındaki çıkıntıya misafir gibi götümü koyabildim. Hiç yanıt vermedim. O da anladı zaten, neyse derdi döküldü bir bir. Belki ailemden sadece biri ölseydi tüm bunları anlatamazdı. Birbirimize kalınca şeffaf olası tutmuş sözde ağabeyimin.

- Şafak?,

Tamam, anlıyorum yanıt vermeyeceksin. Bugün yola çıkıyorum. Ne vedalaşacak yüzüm var ne de aramadan gitmeyecek kadar riyakarlığım. İkimizinde kan bağı olan kimsesi kalmadı. Birbirimize yetemeyeceğimizi biliyorsun. Bu olay bizi tekrar bir araya getirdi yine bundan dolayı ayrılıyoruz. Seni bir daha görür müyüm bilmiyorum. Sanırım yine böyle bir cenaze gününde karşılaşacağız. Biz mükemmel bir aileye sahiptik Şafak. Öyle güzel yetiştirildik ki her kadını annem her adamı da babam gibi iyi sanıyorduk. 

İlk defa birinden 'seni sevmiyorum' kelimesini duyunca kaldıramadım. Gerçekten Şirin'i sevmiştim. Kaldıramayınca içki de yetmez oldu zamanla. Uyuşturucuyu çok abarttığım bir dönemdi. O gün alkolle beraber iyice kendimden geçmiştim. Şirin senin en yakın arkadaşındı. Ne bileyim o gece onda kalacaktın. Öyle demiştin. Annemler de kuzenimiz Esma'nın düğününe gitmişti. Geç geleceklerini bildiğimden erkenden içmeye başlamıştım. 

Biraz ot çekip uyuyacaktım. Senin de üşütesin tutmuş. Soğuk midene vurunca bir anda kusmaya başlamışsın Şirin'in evinde. O da sana kendi kıyafetini vermiş. Ben almıştım o kırmızı elbiseyi ona. Senin üzerinde görünce... etraf zaten bulanık bir an karşımdakini Şirin sandım. Sonrasını ben de en az senin kadar net hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey yataktaki kan lekesiydi. İkimizin de hayatı boyunca unutamayacağı bembeyaz bir çarşafın üzerindeki o kırmızı renk, en olmadık zamanlarda aklıma geliyor. Uzakta olmama rağmen yine de seni takip ediyorum. Başarılarından çok gurur duyuyorum. Umarım hayat sana daha güzel günler getirir. Olur ya bir gün ihtiyacın olursa ben her zaman buradayım. Hoşça kal.

Ahşap zemine dalmışım öylece. Açtığım gibi sessizce kapatıyorum telefonu. Müzik dinlemeye ihtiyacım var. Ellerim titriyor, dans etmem lazım. Son ses açıyorum müziği, telefon çalıyor, kapı vuruluyor. Yüksek ses müzik, insanları rahatsız ediyor nitekim. Hasta çocuğu, yarın erkenden işe gitmesi gereken kocası kimse umurumda değil. Dönmeye başlıyorum. Döndükçe çırpnışlarım geliyor aklıma. 

En son dinlediğim parçalar çalıyor sırasıyla; John Surman - Portrait of a Romantic çalıyor aklıma beni pis süzüşün geliyor. Arve Henriksen-Migration var bu sefer, dönme hızım artıyor. Üstüme atlayışını hatırlıyorum. Sendeleyip düşünce üzerime abanmıştın.  Karabasan çöküyor her bir yanıma. Sesim kısılıyor. Ya da kısılmıyordu belki de kimsenin bu durumu öğrenmesini istemiyordum yalnızca. Murcof - cielo...İyice hızlannıyorum ama durasım yok. Hatırlamak istiyorum her bir ayrıntıyı. O günden sonra hiç yaşanmamış gibi yaşamaya çalışmaktan o kadar yorulmuştum ki. 

Cinematic Orchestro-to build a home, ne severdim. Ağzımı kapatışın, elbiseyi yırtışın ve göğüslerimi avuçlamanı anımsıyorum. Öyle iyi hatırlıyorum ki o anı. Ayaklarımı çırparken ses yapmasın diye usulca ayakkabılarımı çıkartmıştım. Ilya - They Died for Beahty! Saçlarımdaki toka canımı yakıyor salıyorum. Saçlarımı nasıl çekmiştin. İşin bittikten sonra bir tutam kalmıştı yerde. John Abercrombie-Isla, Timber Timbre - Black Water ve Moddi-Smoke... Müzik susma sen çal ben dön dünya

Gerçeklikten uzak bir yerde, gerçeklikle bağları kopuk nesneler arasındayım. Ayrıntılara girmem gerekiyordu yoksa bu aymazlıktan kurtulamıyordum. İyiliğin ve kötülüğün üstesinden gelmiş değilim. Hiçbirisiyle ilgilenmiyorum. Tarafsız bir varlık olarak hayatın bana sunduğu kadere katlanma çırpınışlarındayım. Sadece ölümün gelip beni bulmasını bekliyorum. Tıpkı istasyon peronundaki banka oturup tren bekler gibi.















2 Kasım 2014 Pazar

İşte bu yüzden, ben de bir şeylerimi orada bıraktım, beni güzel hatırla

Güne kahveyle başlayanlardanım. Her gün değil ama. Çoğu zaman iş yerine herkesten önce gittiğimden kahve hemen yapılmamış olur. Sallama çaylardan bir tane alırım mecburen. Yine o sabahlardan biriydi. Poşeti bir türlü açamıyordum. Biliyor musun ben poşetleri hiç açamamam. Ne kadar basit bir kapama şekli de olsa zor gelir paketinden çıkarmak. 

Marketlerde de öyle. Kasaya parayı ödedikten sonra o birbirine yapışan poşetler yok mu. Hemen benden sonraki kişi eşyalarını alsın diye üstüme çöken gerginlik iyice elimi ayağımı birbirine dolaştırır. Hediye açarken de öyleyim. Bir yandan kafamın içinde "ya beğenmeyeceğim bir hediye ise nasıl beğendiğimi anlamasını sağlayacağım? Yüz ifadem nasıl olmalı? Onda da aynı takıntı varsa ya anlarsa 'beğenmiş gibi' yapma çabamı? 

Bir de metrobüs turnikeleri. Ya başak bir kart çıkartırım metrobüs kartı diye ya da ince olduğundan tam okuturken bir türlü alamam elime. Yapışıyor ya dümdüz olunca tırnaklarımla almaya çalışırım kartı. Gündelik hayatımın yoruculuğunu ayrıca zorlaştırmakta üstüme yok.

İlk görüştüğümüzde hediye ettiğin kitap vardı ya. Onu da paketinden açarken zorlanmıştım. Bu sefer ki beceriksizlikten daha öte bir şeydi. Çok güzeldin çünkü, heyecanlanmıştım. Belli etmemem gerekiyordu. Sanki ayda bir kere mutlaka görüştüğüm arkadaşlardan biri gibi olmalıydın. Beğendiğim erkekler konusunda genelde böyleyim. İlkokuldan kalma bir alışkanlık. O zamanlar nasıl erkekler kızları beğenince saçını çekerse bende de iletişim kurma bozukluğu olmuştu. 

Kitleniyordum, uygun kelimeleri seçeceğim diye dilim dolanıyordu. Hatta peltekleşme bile olurdu. Zamanla bu huyumu atlatmayı başarmıştım da iletişim mevzusunu halen çözebilmiş değilim. Aksine sen çok konuşmuştun. Sen konuştukça bir sürü verilecek yanıtım olmuştu. Beni zorlamadığın için teşekkür ederim.

Kendinden bahsediyordun. Kendinden, ailenden, arkadaşlarından, işinden. Yok över gibi değil, olduğu gibi... Olduğu kadar... Bodrum'da bahçeli bir ev, inançlı bir anne-baba, sana güvenen ve sayan iki kardeş ve gemi mühendisi evin tek oğlu. Bir şeyler anlatırken bazen gözlerin doluyor bazen mimiklerin birbirine karışıyordu. Kirli sakalların arasından gülen bembeyaz dişlerin ne güzeldiler.

Buluşmamızın amacı yaptığın kurabiyelerdi. Hiç inanmamıştım ama bildiğin kurabiye dükkanınız varmış. Üstelik sen yapıyormuşsun. Bir kutu kurabiye getirmişsin. İnsanın yiyesi gelmiyor. Mideme yerleşince senden ne anı kalacaktı diye düşündüm. Sonra elde kalabilen eşyaların gülüşünden daha değersiz olduğunu anımsadım. Senden kalan en güzel hatıra gülüşündü. Sanırım aklımda bu kadar yer etmesinin nedeni parlak oluşlarıydı.

Yanından ayrıldıktan sonra bir daha hiç görüşemeyeceğimizi düşündüm. Gidecektin ve aylarca dönmeyecektin. Olsun dedim güzel bir insan tanıdım. Geminin gecikmesi senin bir hafta daha burada kalacak olman hayatımın en güzel iki gününü yaşattı bana. İtiraf etmek gerekirse kimse beni bu kadar güzel sevmedi. Çünkü sadece sevmiştin beni. 

Benim seni sevmeme izin vermeyecek kadar hayran olduğun tenimi dokunmaktan başka bir arzun yoktu. Parfüm sıkmamı hiç istemedin. Genelde parfüm kokuları akıllarda kalır. İnsanlarından bilmem kim tarafından ürettiği o mucize kokular. Oysa sen benim kokumu sevmiştin. Sonra dudaklarım... En çok onlardan ayrılmak zordu senin için. Bir an bırakmak istemiyordun. Az konuşuyordun çok öpüyordun. Yıldız Tilbe'nin bir şarkısını hatırlattın bana:

"Ben seni böyle sımsıcak bilmezdim 
Eridi gönlümün karlı dağları 
Senden önce kimseyi beğenmezdim 
Çözüldü gönlümün buzdan bağları 
Dur sana şöyle bir bakayım"

Sonra belime hayran kaldın. İncecik diyordun. O zaman kadar fark etmemiştim. Gerçekten ne kadar incelerdi. Sımsıkı tutup dudaklarımı yakalayışın ve ardından hiç bırakmayışın... Zamanın durması tam da böyle bir şey galiba. Ardından omuzlarım... Kemikli diye ne kadar kompleks yapardım. Çukurluğu hoşuma gitmezdi hiç. Orayı nergis bahçesine benzetmiştin. Önce kokladın sonra gözlerime baktın. "Nergis bahçesi orası" dedin. Muazzam şekli, ben kokan haliyle ona benzetmiştin. Dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşündüm. En şanslı ve en güzel. 

Bir yandan sana bakıyorum bir yandan bir daha ne zaman göreceğimi düşünüyorum. Görebileceğimden de emin değilim. An'ı yaşıyordum ve unutmam gerektiğini düşündüm. Ne kadar çok yanılmıştım bu zamana kadar. İnsanları analiz etme çabalarım, yeterince tanıdıktan sonra hayatıma sokma girişimlerim. Ardından kalbimi parçalamaları ve onarılması zaman alacak kırıklıklar. Oysa sen öyle değildin. "Ben sana güzellik katmaya geldim" der gibiydin. 

Beni bu kadar mutlu eden ve güzel hatırlayacağım ilk insandın. İncinmeden güzel başlayan bir şey güzel bitebilirmiş demek. Her güzel şeyin sonu kötü de bitmezmiş. Demek insanlar böyle an'larda hayata tekrar tutunurlarmış. Umut, hem fakirin hem de en ufak güzellikleri görebilenlerinmiş. İltifat, edilenin deil edenin güzelliğiymiş. Görmeyi bilen gözlerin ne güzeldiler.

Sonra sevişirken kulağıma fısıldadığın şiirler. "Hepsi sana yazılmış" demiştin. Hiç şiir yazan olmamıştı bana. Yakıştırıldığını da hatırlamam. Hayalini de kurmamıştım. Hiçbir erkeğin bana dizeler yazmasını istemedim. İstenilince bambaşka şeye bürünür böyle şeyler çünkü. Vardır belki de bana okutmak istememişlerdir. Bazen saklı kalması gerekir. Evet az konuşurdun beni severken ama diline gelince iki güzel cümleden de mahrum bırakmazdın. 

Ayrılma vakti geldiğinde senden son bir şey istemiştim. Bir şey yaz dedim. Seni hatırlatacak dizelerim olsun elimde. Ne zaman içimi kemiren bir sıkıntı olsa bana bahşettiğin 'umud'u göreyim istedim. Hala saklıyorum o sözlerini. Gözlerimi dolduran her ne varsa bir anda yerini tebessüme bırakan o sözlerini:

"Beni o durakta bıraktın, yeşil parkamla, elim havada, üzerimde senin kokunla ve işte bu yüzden, ben de bir şeylerimi orada bıraktım. Beni güzel hatırla."