Bir gün ne kadar berbat geçebilir acaba? İnsan günlerce ağlayabilir. Bunu anlayabilirim ama gözyaşlarımı kuruturcasına ağlamam, daha ne günler yaşayacaktım. Kırılacaktım, kıracaktım, öfkelenecektim, depresyona girecektim. Kahkaha atarken birden hıçkırıklara boğuluverecektim. Evet bunların hepsi olacaktı. Ağlama libidomu bu kadar sömürmemeliydim. Ya da sömürmeli miydim? Verilen sakinleştiricilerin insanların kafalarına fırlatmasaydım keşke.
Daha dün ne kadar güzeldi oysa. Sabah işe gitmek için metro durağına koyulduğumda yürürken pek anlayamadığım kuru soğuk, bekleme esnasında yüzüme çarpınca kahkahalara boğulmuştum. Etrafımdaki insanların bir kısmı garip garip bakarken diğerleri gülmemden memnun olmuşlar ki onların yüzünde de aynı tebessümü yaratmayı başarmıştım.
Gülmemin nedenine gelince tamamen yelkovan ve akrebin marifeti. Saat çok erken. Bu saatte neden buradayım? Fazla erken yani. Her gün hayatımın 9 saatini çalan bir iş yeri için bu kadar erken uyanmak tam bir vefa örneği bence. Günde 9, haftada 45, ayda sana 180 saat! Vay anası! Neyse ki üstüne dünya geçimimi sağlayacak parayı alabiliyorum.
Oysa bugün dünün derdini özlüyorum. Ne acı... Öğle yemeğinden geldikten sonra dişlerimi fırçalamaya gittim. Ardından rujumu tazeleyip yediğim yemekleri sindirmek için bir güzel yeşil çay yaptım kendime. Haftanın 5 günü saat 13.00 olduğu vakit hep aynı aktiviteleri gerçekleştiriyorum. Aslında ruj kısmı biraz muamma. Genelde 48 saat etkili rujlardan aldığım için tazeleme gereği duymasam da bu ay alışverişi abartınca rujda kolayına kaçtım. Çaktırma pazardan aldığım kıytırık rujumu herkes Maybelline marka sanıyor.
Tam tuvaletten çıkarken yine ülke gündemine dair haberler çarptı gözüme. Ofisin girişinde yer alan televizyonda gösteriyordu. Siyaset yine karışmış, ardından dünya yaşam haberlerinden Norveç'te yaşayan bir evli çifti gösteriyor. Adam kıskançlığından karısının kafasını yemiş. Gayet ciddiyim, önce öldürmüş sonra kafası yemeye başlamış. Yemekten sonra böyle bir haber görmek, tüm yediklerimi bir anda ağzıma getiriyor olsa da kendime hakim olmayı başardım.
Yapabildiğim en iyi şeydi "kendime hakim olmayı başarabilmek." Yoksa dünyaya değil dünyada yaşayan insanlara nasıl katlanacaktım. Çok yanlış biliyorlar. Dünya katlanılacak kadar güzel, insanları bok. Bir de dünyaya sormak lazım acaba memnun mu bizden. Hiç sanmam kim o kadar insanı barındırmak ister. Yanlışı bilmekte sıkıntı yok aslında, yanlışları 'acaba doğru mu biliyorum' deyip bir kere sorgulamamak asıl problem. Woody Allen bu durumu "Blue Jasmine" adlı filminde 'başka tarafa bakmak' olarak açıklıyor.
Bangır bangır konuşuyor spiker. Kaç kere tekrarladı bilmiyorum. 100 kere aynı cümleyi kurdu bence. Beynimde bu cümlelerin bu kadar tekrarlanması kafayı yediğim anlamına gelir yoksa. "Ankara Esenboğa Havalimanı'ndan kalkan uçak düştü. Ölen sayısı şimdilik 7 olarak biliyor. İçlerinde Aysel Gök, Şahin Gök, Şule Gök ve Zerrin Gök ailesi,.....yaşamını yitirdi"
Başka kimler öldü bilmiyorum. Duymak istemiyorum, beni ilgilendirmiyor. Bu 4 isimdeyim sadece. Yıllardır konuşmadığım ağabeyimin düğününe giden ailem, artık yoktu. Birkaç saniye içinde her şeyimi kaybettiğim haberini almıştım. O an çok acı çekmediklerini düşündüm, yani ümit ettim. Şule çok narindir, kan görmeye bile dayanamaz. Babam kızları ve annemi koruyacak diye olmadık hallere girmiştir kesin. En büyük ablam kardeşimi tutmaya çalışırken babama da anneme hakim olmasını gözüyle işaret ederek anlatmıştır. Ah anneciğim o en ilerisini düşünmüştür kesin. Herkesin cennete gitmesi için dua ettiğine eminim. En çok da benim için. Öleceklerini anladığı anda akla ilk ben gelmişimdir. Geride kalana en zordur ölüm.
Kardeşlerim ve benim okumam için senelerce bulaşık yıkadı annem. Taksici baba ve bulaşıkçı anne aşıklardı birbirine. Bazen çiçek getirirdi babam, annem de "ay paranı buna mı verdin Şahin eh aşk olsun" der, bir yandan da nasıl hoşuna giderdi zillinin. Kardeşlerimle aramda pek yaş farkı yok. Haliyle hepimiz aynı anda okula gidince tüm hayatlarını bize adadılar. En iyi kariyere sahip olan da benim.
Reklamcılık sektörü çok para getiren en yavşak alanlardan biri. Ben de işin orospusu olunca kolay kaptım her şeyi. Çözemediğim insan türü kalmadı. İnsanlara güvenmemeyi öğrensem de yine iyi kötü gidiyor işte. İnsanın şahane bir ailesi olunca arkadaşa dosta ihtiyacı kalmıyor insanın.
Şimdi çok yalnızım. Hiç ölmeyecek gibi yaşadığım filan da yoktu. Yalnızca böyle bir olaya henüz hazır değildim. Her şey üst üste geliyordu. Önce kötüye giden işler, ardından rahim kanseri olduğumu öğrenmem şimdi de bu. Yoo rahim kanseri olmama hiç üzülmedim. Hiçbir zaman çocuk sahibi olmayı arzulamadığım için şu an üzülmem gereken en son mevzu bu benim için. Canım yanıyordu. Cenaze süresince eve gelenler, gidenler, mezarın başında baş sağlığı diyenler...İnsanlar bana bakıyordu. Karşımda duran ağabeyim ile böyle bir anda bile barışmayı aklından geçirmemişti. İşime gelir, şimdi seneler sonra "sen bana emanetsin" cümlelerini kaldıramayacağım.
İnsanlar üzülmekten ziyade bizim neden konuşmadığımızı öğrenmeye çalışıyorlardı. Islak gözlerim her tarafı buğulu görüyordu ama kulaklarım gayet iyi işitiyordu. Evime gelip duş almam gerekiyordu. Taksiden indikten sonra taksinin kapsına sıkışan montum, ani frenle yırtılıverdi. Anlaşıldı uyuyana kadar her şey ters gidecekti bugün. Sağ salim eve geldikten sonra kendimi koltuğa attım. 5 dakika karanlığı izledikten sonra koridorun ışığını yaktım. Işık koridordan gelsin, odanın bembeyaz aydınlığını gözlerim almıyor şu an. Geen hafta gelen iş arkadaşlarımdan kalan biralar hala dolapta duruyordu. Bir tane açtım, bir dikişte bitirdim.
Telefon çalıyordu. Bakmamaya niyetliydim. Biliyorum yine o gereksiz geçmiş olsun cümlelerinden biriydi bu da. O kadar uzun çaldı ki ya telefonu fırlatacaktım ya da açacaktım. Fırlatmayı düşünmedim değil ancak en son ödemediğim cep telefonu faturasını düşünce yemedi valla. Açtım ben de. Arayan ağabeyimdi. Yüzü olmayan insanın dilini kullanması ne kolay. Evimdeydim. Burası ne bir kiliseydi ben de ne bir papazdım. Sadece sesini duyduğum bir vicdan azabı istemiyordum. Af diliyordu benden. Bunca yıl sonra af dilemek, af etmek. İkisi de zor kendince, dileyene de edene de. Hani gidene de kalana da koyar ya. Bakma aslında gidene de koyuyor. Koymuş demek pezevenge.
Şafak diye bir ses geldi telefondan. Kedi gibi pıstım koltuğun yan tarafına. Karşımdaydı sanki. Öyle rahatsızdım ki sadece koltuk köşesinin o kenarındaki çıkıntıya misafir gibi götümü koyabildim. Hiç yanıt vermedim. O da anladı zaten, neyse derdi döküldü bir bir. Belki ailemden sadece biri ölseydi tüm bunları anlatamazdı. Birbirimize kalınca şeffaf olası tutmuş sözde ağabeyimin.
- Şafak?,
Tamam, anlıyorum yanıt vermeyeceksin. Bugün yola çıkıyorum. Ne vedalaşacak yüzüm var ne de aramadan gitmeyecek kadar riyakarlığım. İkimizinde kan bağı olan kimsesi kalmadı. Birbirimize yetemeyeceğimizi biliyorsun. Bu olay bizi tekrar bir araya getirdi yine bundan dolayı ayrılıyoruz. Seni bir daha görür müyüm bilmiyorum. Sanırım yine böyle bir cenaze gününde karşılaşacağız. Biz mükemmel bir aileye sahiptik Şafak. Öyle güzel yetiştirildik ki her kadını annem her adamı da babam gibi iyi sanıyorduk.
İlk defa birinden 'seni sevmiyorum' kelimesini duyunca kaldıramadım. Gerçekten Şirin'i sevmiştim. Kaldıramayınca içki de yetmez oldu zamanla. Uyuşturucuyu çok abarttığım bir dönemdi. O gün alkolle beraber iyice kendimden geçmiştim. Şirin senin en yakın arkadaşındı. Ne bileyim o gece onda kalacaktın. Öyle demiştin. Annemler de kuzenimiz Esma'nın düğününe gitmişti. Geç geleceklerini bildiğimden erkenden içmeye başlamıştım.
Biraz ot çekip uyuyacaktım. Senin de üşütesin tutmuş. Soğuk midene vurunca bir anda kusmaya başlamışsın Şirin'in evinde. O da sana kendi kıyafetini vermiş. Ben almıştım o kırmızı elbiseyi ona. Senin üzerinde görünce... etraf zaten bulanık bir an karşımdakini Şirin sandım. Sonrasını ben de en az senin kadar net hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey yataktaki kan lekesiydi. İkimizin de hayatı boyunca unutamayacağı bembeyaz bir çarşafın üzerindeki o kırmızı renk, en olmadık zamanlarda aklıma geliyor. Uzakta olmama rağmen yine de seni takip ediyorum. Başarılarından çok gurur duyuyorum. Umarım hayat sana daha güzel günler getirir. Olur ya bir gün ihtiyacın olursa ben her zaman buradayım. Hoşça kal.
Ahşap zemine dalmışım öylece. Açtığım gibi sessizce kapatıyorum telefonu. Müzik dinlemeye ihtiyacım var. Ellerim titriyor, dans etmem lazım. Son ses açıyorum müziği, telefon çalıyor, kapı vuruluyor. Yüksek ses müzik, insanları rahatsız ediyor nitekim. Hasta çocuğu, yarın erkenden işe gitmesi gereken kocası kimse umurumda değil. Dönmeye başlıyorum. Döndükçe çırpnışlarım geliyor aklıma.
En son dinlediğim parçalar çalıyor sırasıyla; John Surman - Portrait of a Romantic çalıyor aklıma beni pis süzüşün geliyor. Arve Henriksen-Migration var bu sefer, dönme hızım artıyor. Üstüme atlayışını hatırlıyorum. Sendeleyip düşünce üzerime abanmıştın. Karabasan çöküyor her bir yanıma. Sesim kısılıyor. Ya da kısılmıyordu belki de kimsenin bu durumu öğrenmesini istemiyordum yalnızca. Murcof - cielo...İyice hızlannıyorum ama durasım yok. Hatırlamak istiyorum her bir ayrıntıyı. O günden sonra hiç yaşanmamış gibi yaşamaya çalışmaktan o kadar yorulmuştum ki.
Cinematic Orchestro-to build a home, ne severdim. Ağzımı kapatışın, elbiseyi yırtışın ve göğüslerimi avuçlamanı anımsıyorum. Öyle iyi hatırlıyorum ki o anı. Ayaklarımı çırparken ses yapmasın diye usulca ayakkabılarımı çıkartmıştım. Ilya - They Died for Beahty! Saçlarımdaki toka canımı yakıyor salıyorum. Saçlarımı nasıl çekmiştin. İşin bittikten sonra bir tutam kalmıştı yerde. John Abercrombie-Isla, Timber Timbre - Black Water ve Moddi-Smoke... Müzik susma sen çal ben dön dünya
Gerçeklikten uzak bir yerde, gerçeklikle bağları kopuk nesneler arasındayım. Ayrıntılara girmem gerekiyordu yoksa bu aymazlıktan kurtulamıyordum. İyiliğin ve kötülüğün üstesinden gelmiş değilim. Hiçbirisiyle ilgilenmiyorum. Tarafsız bir varlık olarak hayatın bana sunduğu kadere katlanma çırpınışlarındayım. Sadece ölümün gelip beni bulmasını bekliyorum. Tıpkı istasyon peronundaki banka oturup tren bekler gibi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder