15 Kasım 2014 Cumartesi

Ama önce sana bir isim bulmalıyım

Çöl sıcağını andıran bir hava var dışarıda. Klimayı kapadığım anda yapış yapış oluyorum. Saat 11.00'den beri Pazartesi gününe yetişmesi gereken sunumla uğraşıyorum. Öyle bunaltıcı bir hava var ki, sadece yaşamak için yemek yiyordum. İnsan böyle havalarda bir şey yemek istemiyor. Buz gibi soğuk bira işimi az çok görünüyordu neyse ki. 

Bira şişelerinden kule inşa etmek üzereydim ki sunumu bitirmiş oldum. Duş alıp biraz kestirdikten sonra akşam arkadaşlarla görüşmek için hazırlanmaya koyuldum. Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız cumartesi gecesi için trafiği göze alacak sabra sahip olmanız gerekiyor. Yaklaşık 40 dakika gibi bir gecikmenin ardından mekana girebildim. Biraverler söylenmiş, ikinci çerezler masaya konmuştu. 

"Ooo Taylan beyler de gelmişler" kinayesinden sonra oturdum masaya. Begüm de gelmişti. Kısa süreli flörtün ardından ilişkiye hazır olmadığımı söyleyince bayağı bozulmuş ama mekana gelmeyerek beni önemsediği tavrını da yansıtmak istemiyordu. Aynı masada oturmamıza rağmen bir kere yüzüme bakmadı.

 Ah bu kadınlar ve tavırları. Aşık da olsanız hoşlansanız da bir zaman sonra bir kadının sadece tavrını hatırlarsınız. Hani ne nefret ne de sevgisine duyulan özlem. Yalnızca tavrı...Bir cümleyle anlatırsınız Ayşe'yi, Fatma'yı, Hayriye'yi

- Oğlum duydun mu hani hatırlıyor musun seninle ilk stajımızı yaptığımız yer vardı. Özden Yayın Grubu anımsadın mı?

Özkan liseden arkadaşımdı. Lise bittikten sonra üniversitedeki ilk stajımıza birlikte aynı yerde başlamıştık. Babası Şenol amca sağ olsun kendi oğlu gibi severdi bizi. 3. yılımızda filan düşünüyorduk bu tarz staj işlerini ama bir yer ayarlayınca geri çevirmek istemedik. Üniversite bittikten sonra yine büyüklüğünü gösterip ikimizi aynı yerde işe soktu. 

Şenol amca eski bir gazetede köşe yazarıydı. Hala bağlarını koparmadığı çevresi, kendisini sayar, severdi. Bir şey olduğunda ilk akıl alacakları insan Şenol amca olurdu. Biz de iletişim fakültesinden mezun olunca her işimizi bizden önce düşünür, sürekli ne yapmamız gerektiği konusunda tecrübelerini bizimle paylaşırdı. Öyle yapacaksın edeceksin türünden değil. "Gençler böyle böyle ama siz bilirsiniz" diye bitirirdi cümlelerini.

- Evet hatırladım ne olmuş? Özkan kaç tane içtin oğlum ya 10 yıl olmuş oradan ayrılalı. 

- Dur lan dur dinle bak. Hani bir kadın vardı. Hepimiz bayılıyorduk ona. Esmer bir hatundu ya neydi onun adı

- Ece hanım

- Yuh amına koyayım nereden hatırladın lan. Neyse ölmüş oğlum o kadın. Millet arkasından konuşup dururdu ya işte gerçekmiş hepsi. Kadın asmış kendini.

- Biraverden doldurduğum bardak taşmaya başlamıştı. Gözlerim doldu ama ortam hafif loş olduğundan kimse fark etmedi. Üzülmek mi desem canımın yanması mı desem hayır hiçbirisi değil. Garip bir hüzün çöktü omuzlarıma. 10 yıldır yüzünü görmediğim bir kadından bahsediyorduk. Şimdi 40 yaşlarında olmalıydı yani yaşasaydı. Yıpranan iki tarafın artık kendilerine zarar verdiklerini fark edince ayrılmaları gibiydi hissettiğim. Yeterince yıprandıktan sonra ayrılık o kadar üzmüyor ama bir anda hissettiğin boşluğun hüznü vurur yüreğine. Öyle bir şey işte bir garip.

- Ne zaman olmuş bu olay?

- 1 hafta önce aradım seni iki kere. Açmayınca ben de unutmuşum aklıma gelmedi sonra hiç.

Ece... Yüz hatları dün gibi aklımda. Saçları, göğüsleri, kalçaları, elleri, dişleri o kadar çok incelemiştim ki her defasında da yakalanmıştım. Hiç utandırmamıştı sağ olsun. Utandırmadığı gibi kadınlığını kullanıp cilveli bir tavır da takınmamıştı bana. Aksine her zaman şefkatle yaklaşırdı. 

Simsiyah saçları omuzlarında bitiyordu. Kıyafetleri her zaman üç renkti. Ya siyah ya beyaz ya da kırmızı giyinirdi. Pembe, mavi, yeşil renklerinden hoşlanmazdı. Netti aynı kendi gibi. Herkes hayrandı ona iş yerinde. Öyle bir mesafesi vardı ki insanlara karşı kimse yaklaşamazdı ama iletişime de açık olduğundan şaka yollu sataşmamıza izin verirdi. 

Bacakları çok ince değildi. Beli ise bu açığı kapatır gibi alabildiğine inceydi. Kalçası göğüslerine göre daha büyüktü. İstese destekli sütyenle oranı tamamlayabilirdi ama bundan hoşlanmazdı. Her gün makyaj yapardı işe gelirken. Farklılığı sevmediği için makyajı da netti. Likit, rimel ve vazgeçemediği kırmızı ruju. Pudra, fondeten sürmezdi. Suratında tabaka olması onu rahatsız ediyordu. 

Ben o dönemde staj yapıyordum. Şirketin en genci benle Özen idik. Bir gün okuldan bir makbuz istedikleri için acil faks göndermem gerekiyordu. Faks makinesi bozulunca aşağıdaki ofisten rica ettim. Faks çektikten sonra tam asansöre binecekken bir ses duydum. Yanda bir giriş daha vardı hiç fark etmemiştim. 

Ece ile bizim şirket sahibi hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. "Bir dinle" diyordu Muhsin bey. Ece'yi hiç böyle görmemiştim. Her zaman kimseden esirgemediği güler yüzü darmadığındı. Hayır ağlamıyordu daha kötüydü bu durum. Biraz ağlayabilse belki de bu kadar kötü görünmeyecekti. Titriyordu, "yavşak, siktir git buradan, orospu çocuğu" deyip durdu. Şok olmuştum.. 

Ece'den böyle kelimeler çıkabileceğini hiç hayal etmemiştim. Ece'yi çok hayal ettim. Hislerim kabardıkça her sabah banyoda hayal ediyor öyle işe gidiyordum. Çok komik oluyordu ama. Sabaha karşı deli gibi seviştiğim kadın bana 'günaydın' diyordu. Muzip muzip gülümseyince anlamsız bakıyordu. "Sen sabah insanısın Taylan" dedi bir gün bana. Anlamadığımı fark ettiren yüz ifademi görünce, "yani sabahları suratsız olmuyorsun, neşeli kalkan tiplerdensin" dedi. Bilse sayesinde olduğunu tepkisi ne olurdu acaba.

Ece ne kadar agresif ise Muhsin bey da o kadar rahattı. Yine de üzgün görünmediğini söyleyemem adamın. 

"Ben sana karımdan ayrılacağım dedim mi hiç? Ne deseydim yani, çocuk istemek sadece bana bağlı bir şey mi sence. Zaten olmayacak bir şeydi. Sonu yoktu Ece, sen de çok yıpranıyordun. Artık saçmalamaya başlamıştın. Ne dediysen yaptım ben. Nereye gitsem sana rapor veriyordum. Kaç yaşında adamım fotoğraf göndermek nedir. Sırf inan diye yordun beni. Ben karıma hesap vermiyorum. Gecenin bir yarısı salak salak mesajlar atıyordun. İçmeyi bilmiyorsan içme o zaman. Bak tamam seni ayarlamak için çok uğraştım. Hayatımda yaptığım en güzel hataydı. Hiç de pişman değilim. Ama lütfen artık bak sakın depresyona filan girmeye kalkma."

Ece bu laflara şok olmuştu. Hani 2 yıl içinde çocuk yapmayı düşünmüyordunuz, hani beni 5 yıl bırakmayacaktın ne oldu o sözlerine deyip durdu. "O zaman öyle hissetmişim" dedi Muhsin bey. Hakaretler etmeye başladı Ece. Kendimi siktircem unutacağım seni diyordu. Muhsin bey acımaya başladı karşındakine. "O kadar mı düştün, sen bu musun" dedi. O an keşke siktireceği adam ben olsaydım diye geçirdim aklımdan. Ben çok güzel severdim onu. Hem evli de değildim. Ne derse onu yapardım.

"Başka şeyler bul kendine" dedi Muhsin bey. Kitap oku, dansa başla, spora yazıl. Ece şaşkınlıkla baktı aşık olduğu adama. Ne rahattı. Bu cümlesine ben de şaşırmıştım. Ece o kadar lafın ardından en çok bu kelimelerine bozulmuştu. Yarasına tuz basıyordu resmen. Ne demekti bir şeylerle meşgul ol. Tavsiyeleri ne kadar riyakardı. Ece gerçekten sevmiş miydi acaba. Aşk mıydı sahi bu yoksa acı çekmeyi mi seviyordu. Hayır Ece önemli olmayı, değerli olmayı biri için tek olmayı istiyordu. 

Şefkat istiyordu o kadar güzeldi ki bıkmıştı artık erkeklerin hayallerini süslemekten. İnanılmaz hisli bir kadındı. Bir bakışından ona karşı ne hissediyorsun hemen anlardı. Bu durum da onu içten içe rahatsız ediyordu. Nefret etmek istemiyordu kimseden. Nitekim de hiç etmemişti. İnsanları sevmeme gibi bir durumu yoktu. 

Yalnızca mesafe koyuyordu araya. Muhsin beyde şaşmıştı işte. Zaaflarından vurunca gerdiği ipi biraz gevşetmiş, dayanamayınca bırakıvermişti sonra. Şimdi o ipin sonuna ulaşmaya çalışıyordu. İp yüksek bir dağın zirvesindeydi. Aşağı doğru salınmıştı, tuttu bir eliyle başladı çekmeye. Bu da bir başarıydı şimdi. Ama ipin ucu görünmüyordu bir türlü. Kolları ağrıyordu artık. Ya yılmadan devam edecekti ya da ipi uçurumdan salıp bu yaşamdan vazgeçecekti.

Ertesi gün aynı anda işe gelmiştik. O sabah Ece'yi hayal etmek istemedim. Çok üzgün görünüyordu sevişmek değil omzuma yaslansın, öylece saçlarını okşayayım istiyordum. Okşadıkça ağlaması dursun, hafif mayışsın sonra da uykuya dalsındı dileğim. Rüyasında çocukluğuna dair en güzel günü hatırlasın, bir türlü giymek istemediği pembe renk rüyalarını süslesin istiyordum. Keşke bu kadar güzel olmasıydı. Hem güzel, hem akıllı, hem seksi hem de yüreği çok güzeldi bu kadının. 

Çok okurdu mesela bir kitap ismi söyle kitabı bilmese yazarını bilirdi. Kesin anlatacak bir şeyleri vardı edebiyata, sanata dair. Kendisine bir şiir yazılmasını isteyen kadınlardandı o da eminim. Sadece isteyince seksi oluyordu Ece. Sonradan anladım ki Muhsin beyle görüşeceği zamanlarda yalnızca öyle giyiniyormuş. Seksiliği bile sadece bir tek adam içindi. Sevişmesindeki şevki yalnızca ona gösteriyordu. Bunun dışında herkese şirindi. Yüreğine ise diyecek yoktu asla.

Bir keresinde işe geç kaldım diye taksiyle gelmiştim. Aceleyle evden çıkınca cüzdanımı yanıma almayı unutmuşum. Ece ile karşılaşmıştık. Durumu fark edince taksi parasını ödedi. Geri ödemek için ne kadar ısrarcı davransam da parayı kabul etmemişti. Muhsin beyle konuştuğu günün ertesi yine karşılaşmıştık. 

Saçlarını kestirmişti. Tam ensesinde bitiyordu. Düzgün bir kesim değildi sanırım kendi kesmişti. Sabaha kadar ağladığını apaçıktı. Makyaj yapmamış, soğuktan burnu ve gözleri kızarmıştı. Ağladığından olacak ki gözleri kurumuş, göz altları daha bir kırışık görünüyordu. Ama biliyor musun Ece bana hiç bu kadar güzel gelmemişti. Öyle doğaldı ki onun bilmediği sabaha karşı sevişmelerimiz geldi aklıma. Sevişmenin ardından aynen böyleydi hayalimde de. Doğallığının yanı sıra gözlerindeki hüzün kedi yavrusunu çağrıştırıyordu. Sarılmak istedim o an. "Geçecek" sadece tek kelime, o kadar geçecek...

"Günaydın" dedi zoraki bir gülümsemeyle.

- Günaydın Ece hanım

- Nasılsın?

- Aynı iş, okul

- İlk yılındı değil mi?

- Evet. Stajım da bu cuma bitiyor

- Ah yazık, senin gibi yakışıklı birinden mahrum kalacağız.

İlk defa bu kadar şuh bir söylem duymuştum ondan. Ne diyeceğimi bilemedim. Teşekkür mü etsem yoksa aksine duymamış gibi mi davransam anlamadım. Ben bunları düşünürken yanıt vermeme fırsat vermeden devam etti konuşmasına.

Bu aralar işler çok yoğun. Zamanında gidiyorsun şanslısın. Madem öyle bir kutlama yapalım. Bu cuma işin yoksa bir yerlerde bir şeyler içmeye ne dersin?

- Olur tabii. Mutlu olurum Ece hanım.

Cuma günü evinden almaya gittim onu. Ortak bir noktada buluşacaktık ama geç kalacağını söyleyince evinden alabileceğimi ifade ettim. "Yukarı gel" dedi. Üzerinde yeşil bir kıyafet vardı. Şaşırdım hiç tarzı değildi ama çok yakışmıştı. Gözlerinin yeşilliği ilk defa bu kadar dikkatimi çekiyordu. Dar saten bir elbiseydi. Abartılı olmayan göğüs dekoltesi vardı. Abartı kısmını sırtı için kullanmıştı. Sütyeni olmaması dikkatimi çekti. Külodu da mı yoktu acaba? Fermuarını kapatamıştı.

- Yardım eder misin?

- Arkasını dönünce kıyafetinden belli olan tanga izini fark ettim. Tam fermuarı kapatacaktım ki. Kulağına fısıldadım. "Yeşil giymezdin sen."

Yan döndü, dudaklarımızın arasında o yüksek dağdan aşağı fırlattığı ipin kalınlığı kadar daracık bir mesafe kalmıştı. Yanıt vermeden önce dudaklarıma baktı. Bakmaya devam ederken, "koyu renk kir göstermiyor. Artık o tarz kıyafetler almıyorum" dedi, gülümsedi. "Biliyor musun eski sevgilim de, hiç kir göstermezdi." Sonra öpüşmeye başladık. Fermuarı çekmeye gerek kalmadı. Çok güzeldi. Bir şeyler fısıldamaya başladım. "Sus" dedi. Sessiz ol, öylece gir içime. Kalbim yalnızca bilinmeyene dayanıklı. Göbeğini öptüm. "Kalbin olmasaydı, daha çok dayanırdın."

Seviştikten sonra sigarasını yaktı. Hiç konuşmuyordu. Ben de bir şeyler söylemeye çekindim. Anlatmak istiyordu bu çok belliydi. Yine de anlatmadı. Sadece dedi ki;

"Artık gittiğine, olmadığına, yaşadıklarımız hatıra olacağına göre seni anlatabilirim. Ama önce sana bir isim bulmalıyım." Bunu bana söylememişti. Yalnızca kendi kendine konuşuyordu. Sonra ayağa kalktı. Şeffaf bir güzellik vardı karşımda. Keşke yeteneğim olsaydım resmini çizebilirdim. Bu muazzamlık duvarımı süslemeliydi. Tablo gibi duruyordu karşımda. Bir şarkı açtı.

- Biliyor musun bu kadını?

- Yok çıkartamadım.

- Gaye Su Akyol

Bir yandan kendi etrafında dönüyor bir yandan eline aldığı kadehi içiyordu. Bir sigara daha yaktı, şarkıya eşlik etmeye başladı.

"Koşarak geldim, kaçarak gidiyorum

Köşkünde yer yok bana yeni yeni anlıyorum

Bitmiş bütün cümleleri yosun ruhu akıyorum

Konuşma hiç lüzum yok her şeyi duyuyorum

Rakıyı sensiz içeyim diye

Köprüyü yalnız geçeyim diye

Küllenip biteyim diye

Sevdirdin kendini biliyorum"

Nasıl seviyordu adamı içinde paramparça bir adam vardı. Üzgündü ama ölmesi gerekiyordu. Daha fazla acı çekmemek için yüreğindeki adamı öldürmeye çalışıyordu. Onu unutmak için benimle yattığını biliyordum. Yine de çok koymuştu ama

İş yerinden ayrıldıktan 5 gün sonra o da istifa etmiş. Başka bir işe girmek yerine yazmaya başlamış. Çok okurdu zaten artık kendine ait bir şeyler yazabilirdi. Hayatına girenler Ece'ye üzüntüden başka bir şey vermemiş. Her tanıdığı insan bir tık daha üste çıkmıştı can yakma konusunda. Bakmış alkol de yetmiyor eroin kullanmaya başlamış. Aşka bağımlı olmak yerine eroine bağımlı olmak daha mantıklı gelmiş. Eğer kendine acı çektirirse başkalarına fırsat kalmaz demiş. Eroin ölümcül olmasına rağmen bir türlü yaşamdan kopamamak iyiden iyiye sinirlerini bozmuş.

40. yaşında arkadaşları evine sürprize gelmişler kocaman bir pastayla. Pastanın üzerinde 10 yıl önceki görüntüsü ve yanında arkadaşları olan bir fotoğraf varmış. Utanmış, belli etmemiş. Arkadaşları gittikten sonra o fotoğrafı bulmuş. Herkes fotoğraf makinesine bakıyorken onun gözü farklı bir yere odaklanmış. Çok iyi hatırlıyordu Ece bunu. Muhsin beyin hislerini açıkladığı gündü o gün. Yine Ece'nin doğum günüydü. Muhsin bey toplantıdaydı. Kadraja girmek için geç kalkınca yan taraftan Ece'nin yüzüne baktı. Ece bambaşka dünyalardaydı. Gözleriyle onu ne kadar sevdiğini anlatmıştı Muhsin'e. 

Aynadaki yüzüne bir de fotoğrafa baktı Ece. Ne kadar çirkindi. Kendine neler yapmıştı böyle. 60 yaşında gözüküyordu. Buna dayanamadı. En sonunda o dağın zirvesindeki ipin ucunu gördü. Bitmişti artık kurtulmuştu. Ama bir dakika ipi bırakmamıştı değil mi? Bıraksaydı hayatına son verecekti. Şimdi ip elindeydi ve kötü günler geçip gitmişti. 

O halde yeni bir hayata başlayabilirdi. Yapamadı bu kadar uzun zaman alacağını tahmin etmemişti. Çok güçsüz kalmıştı çünkü, fazlasıyla yorulmuştu ipin sonunu getireceğim diye. Aldığı ipi tavana astı. Öyküler yazdığı sandalyesini de altına yerleştirdi. Sonra bir çıt sesi... Fazla eşya olmayan odasında bu 3 harflik kelime yankılandı. Olsundu en azından ölümü kolay olmuştu. Uğraşması gerekmedi. Meğer yazıya dökülse sayfalar alacak yaşadıklarının sonu bir 'çıt' sesi kadarmış.

Yıllar önce dinlediği kadının sesiyle veda etmişti hayata. En son onun sesini duydu:

"Kayboldum kanadında beni çıkar ya aşk

Koymuyor ilacını yamacıma

Anlamıyor acımı acıdan ölüyorum bak

Buralar hep ızdırap

Boş ver beni sen anla

Giden o hayale

Filler gibi uçan geleceğe

Kavrulur odalar aynadaki gül cemale

İçine kaçan heveslere

Kimse anlamaz cürmü yakar

Kirden nedir durmaz akar

Titrer duman kabus yağar

Öldürmedi bu yıllar yılan

Anlamaz o cürmü yakar

Kirden nedir durmaz akar

Titrer duman kabus yağar

Öldürmedi bu yıllar yılan"
























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder