2 Kasım 2014 Pazar

İşte bu yüzden, ben de bir şeylerimi orada bıraktım, beni güzel hatırla

Güne kahveyle başlayanlardanım. Her gün değil ama. Çoğu zaman iş yerine herkesten önce gittiğimden kahve hemen yapılmamış olur. Sallama çaylardan bir tane alırım mecburen. Yine o sabahlardan biriydi. Poşeti bir türlü açamıyordum. Biliyor musun ben poşetleri hiç açamamam. Ne kadar basit bir kapama şekli de olsa zor gelir paketinden çıkarmak. 

Marketlerde de öyle. Kasaya parayı ödedikten sonra o birbirine yapışan poşetler yok mu. Hemen benden sonraki kişi eşyalarını alsın diye üstüme çöken gerginlik iyice elimi ayağımı birbirine dolaştırır. Hediye açarken de öyleyim. Bir yandan kafamın içinde "ya beğenmeyeceğim bir hediye ise nasıl beğendiğimi anlamasını sağlayacağım? Yüz ifadem nasıl olmalı? Onda da aynı takıntı varsa ya anlarsa 'beğenmiş gibi' yapma çabamı? 

Bir de metrobüs turnikeleri. Ya başak bir kart çıkartırım metrobüs kartı diye ya da ince olduğundan tam okuturken bir türlü alamam elime. Yapışıyor ya dümdüz olunca tırnaklarımla almaya çalışırım kartı. Gündelik hayatımın yoruculuğunu ayrıca zorlaştırmakta üstüme yok.

İlk görüştüğümüzde hediye ettiğin kitap vardı ya. Onu da paketinden açarken zorlanmıştım. Bu sefer ki beceriksizlikten daha öte bir şeydi. Çok güzeldin çünkü, heyecanlanmıştım. Belli etmemem gerekiyordu. Sanki ayda bir kere mutlaka görüştüğüm arkadaşlardan biri gibi olmalıydın. Beğendiğim erkekler konusunda genelde böyleyim. İlkokuldan kalma bir alışkanlık. O zamanlar nasıl erkekler kızları beğenince saçını çekerse bende de iletişim kurma bozukluğu olmuştu. 

Kitleniyordum, uygun kelimeleri seçeceğim diye dilim dolanıyordu. Hatta peltekleşme bile olurdu. Zamanla bu huyumu atlatmayı başarmıştım da iletişim mevzusunu halen çözebilmiş değilim. Aksine sen çok konuşmuştun. Sen konuştukça bir sürü verilecek yanıtım olmuştu. Beni zorlamadığın için teşekkür ederim.

Kendinden bahsediyordun. Kendinden, ailenden, arkadaşlarından, işinden. Yok över gibi değil, olduğu gibi... Olduğu kadar... Bodrum'da bahçeli bir ev, inançlı bir anne-baba, sana güvenen ve sayan iki kardeş ve gemi mühendisi evin tek oğlu. Bir şeyler anlatırken bazen gözlerin doluyor bazen mimiklerin birbirine karışıyordu. Kirli sakalların arasından gülen bembeyaz dişlerin ne güzeldiler.

Buluşmamızın amacı yaptığın kurabiyelerdi. Hiç inanmamıştım ama bildiğin kurabiye dükkanınız varmış. Üstelik sen yapıyormuşsun. Bir kutu kurabiye getirmişsin. İnsanın yiyesi gelmiyor. Mideme yerleşince senden ne anı kalacaktı diye düşündüm. Sonra elde kalabilen eşyaların gülüşünden daha değersiz olduğunu anımsadım. Senden kalan en güzel hatıra gülüşündü. Sanırım aklımda bu kadar yer etmesinin nedeni parlak oluşlarıydı.

Yanından ayrıldıktan sonra bir daha hiç görüşemeyeceğimizi düşündüm. Gidecektin ve aylarca dönmeyecektin. Olsun dedim güzel bir insan tanıdım. Geminin gecikmesi senin bir hafta daha burada kalacak olman hayatımın en güzel iki gününü yaşattı bana. İtiraf etmek gerekirse kimse beni bu kadar güzel sevmedi. Çünkü sadece sevmiştin beni. 

Benim seni sevmeme izin vermeyecek kadar hayran olduğun tenimi dokunmaktan başka bir arzun yoktu. Parfüm sıkmamı hiç istemedin. Genelde parfüm kokuları akıllarda kalır. İnsanlarından bilmem kim tarafından ürettiği o mucize kokular. Oysa sen benim kokumu sevmiştin. Sonra dudaklarım... En çok onlardan ayrılmak zordu senin için. Bir an bırakmak istemiyordun. Az konuşuyordun çok öpüyordun. Yıldız Tilbe'nin bir şarkısını hatırlattın bana:

"Ben seni böyle sımsıcak bilmezdim 
Eridi gönlümün karlı dağları 
Senden önce kimseyi beğenmezdim 
Çözüldü gönlümün buzdan bağları 
Dur sana şöyle bir bakayım"

Sonra belime hayran kaldın. İncecik diyordun. O zaman kadar fark etmemiştim. Gerçekten ne kadar incelerdi. Sımsıkı tutup dudaklarımı yakalayışın ve ardından hiç bırakmayışın... Zamanın durması tam da böyle bir şey galiba. Ardından omuzlarım... Kemikli diye ne kadar kompleks yapardım. Çukurluğu hoşuma gitmezdi hiç. Orayı nergis bahçesine benzetmiştin. Önce kokladın sonra gözlerime baktın. "Nergis bahçesi orası" dedin. Muazzam şekli, ben kokan haliyle ona benzetmiştin. Dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşündüm. En şanslı ve en güzel. 

Bir yandan sana bakıyorum bir yandan bir daha ne zaman göreceğimi düşünüyorum. Görebileceğimden de emin değilim. An'ı yaşıyordum ve unutmam gerektiğini düşündüm. Ne kadar çok yanılmıştım bu zamana kadar. İnsanları analiz etme çabalarım, yeterince tanıdıktan sonra hayatıma sokma girişimlerim. Ardından kalbimi parçalamaları ve onarılması zaman alacak kırıklıklar. Oysa sen öyle değildin. "Ben sana güzellik katmaya geldim" der gibiydin. 

Beni bu kadar mutlu eden ve güzel hatırlayacağım ilk insandın. İncinmeden güzel başlayan bir şey güzel bitebilirmiş demek. Her güzel şeyin sonu kötü de bitmezmiş. Demek insanlar böyle an'larda hayata tekrar tutunurlarmış. Umut, hem fakirin hem de en ufak güzellikleri görebilenlerinmiş. İltifat, edilenin deil edenin güzelliğiymiş. Görmeyi bilen gözlerin ne güzeldiler.

Sonra sevişirken kulağıma fısıldadığın şiirler. "Hepsi sana yazılmış" demiştin. Hiç şiir yazan olmamıştı bana. Yakıştırıldığını da hatırlamam. Hayalini de kurmamıştım. Hiçbir erkeğin bana dizeler yazmasını istemedim. İstenilince bambaşka şeye bürünür böyle şeyler çünkü. Vardır belki de bana okutmak istememişlerdir. Bazen saklı kalması gerekir. Evet az konuşurdun beni severken ama diline gelince iki güzel cümleden de mahrum bırakmazdın. 

Ayrılma vakti geldiğinde senden son bir şey istemiştim. Bir şey yaz dedim. Seni hatırlatacak dizelerim olsun elimde. Ne zaman içimi kemiren bir sıkıntı olsa bana bahşettiğin 'umud'u göreyim istedim. Hala saklıyorum o sözlerini. Gözlerimi dolduran her ne varsa bir anda yerini tebessüme bırakan o sözlerini:

"Beni o durakta bıraktın, yeşil parkamla, elim havada, üzerimde senin kokunla ve işte bu yüzden, ben de bir şeylerimi orada bıraktım. Beni güzel hatırla."















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder