40 yaş bunalımı diye bir şeyler söyleyip dururdu babam. Gençken bunu hiç önemsemezdim. Tıpkı etrafında ölen bir yakını olmayan insanların, ölüm korkusu duymaması gibi. Yaşlılık zamanı gelince düşünülmesi gereken bir şeydi ve ben 20 yaşında bir erkek olarak bir an önce büyümek istiyordum. Tıpatıp babama benziyordum. Bildiğin kösele! Her gün tıraş olurdum sakallarım çıksın diye.
Babam 20'li yaşlarımda ölünce büyüme işini rafa bıraktım. Yarın'ı yarın düşünmeliydi. En azından bunu kavrayan biri olarak yeterince olgun bile sayılırdım değil mi? 28'imde Ayça'yı tanıdım. Hayata bakış açılarımız, yediklerimiz, zevklerimiz ve tarzlarımız birbirine çok benziyordu. Bir yıl geçmeden evlendik. Evlendikten 6 ay sonra da boşandık. Demek her şeyin aynı olması benden bir tane daha var algısı yaratıyordu.
Gürültülü bir boşanma olmamıştı. İkimizde birbirimizden sıkılmıştık. Son dönemlerde cinsel hayatımıza renk katmak adına her gün toplantı yapıyor olurduk. Bir gün "Bana tecavüz etsene" dedi. Öyle apışıp kaldım. Yapmadım tabi, yani yapamadım. Tecavüz olması için rızasız olması gerekiyordu. Rızasız olması beni sevmediği anlamına gelirdi. Bu fantezisinden artık sakız olmuş bir birlikteliği sürdürmenin manası olmadığını çıkardım ve bitti.
Ayça'dan boşandıktan sonra hatta boşandığımız gündü. İkinci eşimi tanıdım. Adliyenin kafeteryasını sormuştu. Avukattı ve mesleğinin ilk günüydü. O kadar heyecanlıydı ki, toyluğu beni gülümsetiyordu. Tarif etmeden zaten oraya gideceğimi ve bana eşlik edebileceğini söyledim. Elbette doğrudan taksiye atlayıp evin yolunu tutacaktım. O kadar şirin olmasaydı eğer.
İsmi Zeliş idi. Kendi gibi adı da sevimliydi. Kısa sürede çift olduk ve onunla da evlendim. Evliliğimiz tahmin ettiğimden daha uzun sürdü. Gerçekten aşık olmuştum. Belki ömür boyu sürerdi ya da tam kıvamında bitip, bana hayatımın her anında taze kalan bir acı yüklemesi gerekiyordu bilmiyorum.
Maddi durumu kötü olan bir ailenin gönüllü avukatlığını yapıyordu. 16 yaşındaki kızları tecavüze uğramıştı ve bir türlü yapan kişinin o olduğunu ispatlayamıyorlardı. Karşı taraf çok güçlüydü ve onların gücü beni korkutuyordu. Zeliş'e bu davadan çekilmesi gerektiğini çok defa söylememe rağmen o inadından vazgeçmedi. Davayı kazandı ve kazandığı gün öldürüldü. Hayatımın dönüm noktası asıl bundan sonra başladı.
O gittikten sonra ne yediğimden tat aldım ne içtiğimden. İnsan koku duyusunu yitirir mi? Sanki tüm duyularımı dünyaya kapatmıştım. Pembe, kırmızı, mavi...Hepsi griydi benim için. Tüm çiçek kokuları Zeliş'in nefis ter kokusuydu.Yemekler hep tuzsuzdu ve tatlılara yeteri kadar şeker koyulmamıştı. Evet yaşamı böyle tatminsiz idare ediyordum. Tam bir, apartman yöneticisi olan emekli albay Muzaffer idim. Aksilik suratıma vurmuştu adeta. Bu davranış şeklim, çevremdeki insan sayısını azaltarak zaman içinde yok etmişti.
Polis memuruydum. Daha doğrusu şu motorcu olanlarından, yani yunus. Yaşadıklarım, zaten stresli işimi iyice çekilmez kılınca istifa ettim. Ailemden kalan ve az birikmiş paramla ufak bir büfe açtım. Her zaman gittiğim sabah poğaçacımın çırağını aldım yanıma. Büfe de olsa ticaret bana göre değildi. Dükkanı ona emanet edip üniversiteye girdim tekrar.
Asistanlıkla başlayıp hoca oldum. Bundan sonrası nasıl bu hale geldim, olaylar nasıl gelişti ben de bilmiyorum. Sosyoloji derslerine giren biriydim ve kitaplarla münasebetim ciddi anlamda iyiydi. Öğrencim Yasemin, bölümünü çok seven bir kızdı. Sürekli yanıma gelir bana sorular sorardı.
Güzel bir kızdı Yasemin. Belli bir tarzı yoktu. Bazen bir okul için abartı seksi giyinir bazen de lise öğrencisinden farkı kalmayan sevimli elbiselerle çıkardı karşıma. Meğer bana ilgisi varmış. Kadın tipimi bilmediğinden aklınca ufak oyunlarla beğenimi kazanmaya çalışıyormuş. Oysa ben kızım gibi yaklaşıyordum ona. Evladım olmamıştı ve artık olacağını da düşünmüyordum.
Bir gün babası gibi davranıp giydiği aşırı kısa eteğine kızmıştım. O zamanki açıklaması garipti.
- Kendimi erkeklere beğendirmek için giyinmiyorum. Vücudumu seviyorum. Belim çok ince, bacaklarım da uzun ve düzgün. Hazır böyle bir fiziğe sahipken keyfini çıkartmak istiyorum. Ya bir gün kortizon tedavisi olmam gerekirse?
Artık hep şişman bir kadın olarak yaşamımı sürdürürsem? Buna sahipken zevkini çıkartmak suç mu? Bırak da 20'li yaşların bana sunduğu cüretkar sunumun lezzetini süreyim. Ayrıca siz erkeklere dar kot pantolon giyince de bakıyorsunuz. Vücut hatlarım iyi olduğu sürece her halükarda beğenileceğim.
Öyle kalakalmıştım. Ondan böyle şeffat bir cevap beklemiyordum. Zamanla ilgisine kayıtsız kalamadım. Ben 50'ime dem vurmuştum, o ise 30'una bile gelmemiş bir çocuktu. Kimseye anlatamadım. Hoş etrafımda kimse de yoktu ama en başlarda kabullenmem zor oldu. Ruh sağlığımın iyi olmadığına kanaat getirip doktora gitmek istedim. Ona da cesaret edemedim.
İlişkimiz gün geçtikçe sahiplenmeye doğru yol alıyordu. Sahiplenmek ve sahip olmak kavramları bir ilişkiye oturunca ne ayrılmak çok daha zor oluyordu. İlişkimiz 4 yıl sürdü. Ben her saniye biraz daha yoruluyor, o ise şarap gibi enfes bir tada dönüşüyordu. Kendisinin farkındaydı ve tehlikeli bir işe bulaşmıştım. Güzelliğinin yeterince farkında olan ve bunu bir oyuna dönüştüren bir kadın vardı karşımda.
Üç kere başka erkeklerle olan konuşmalarını yakaladım. Aldatıldığıma emindim fakat hiç yatakta başkasıyla yakalamadığım için uydurduğu yalanlara kanmakla yetiniyordum. Bu beni iyiden iyiye acizleştiriyordu. Bazen günlerce kapatırdı telefonunu.
Kurs, kamp, sınavlar diye yalanlar atardı. İnsan kendini nasıl da bile bile salak yerine koyarmış bu yaşımda öğrenmiştim. Ses etmezdim. Ben de kendime zaman ayırıp arşivimden şarkılar dinler, kitaplar okurdum. İlginçtir ne zaman duygu yüklü bir şarkı dinlesem aklıma Zeliş gelirdi. Aslında o zaman anlamıştım Yasemin'e duyduğum sevginin aşk olmadığını. Ben Zeliş'i özlüyordum ve bunun Yasemin ile herhangi bir alakası yoktu.
İnsan karmaşıktır. Kadınlar gençliklerinde erkekler ise ihtiyarlıklarında Arap saçına dönüşürler. Bunun cinsel hazla çok ilgisi var elbet. Belli bir yaştan sonra bizdeki aletler zeval gördüğü için genç kızlara olan imrenme duygumuzu aşk, sevgi diye adlandırıyoruz. Halbuki erkeklerin doğasında annelerine duydukları sevgiden kaynaklı akıllı, anaç kadın anlayışı vardır.
Olgun kadınlara aşık olurlar. Çocuk ruhlular zamanla kendilerine yetmez. Hani "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" lafı var ya. İşte onun gibi bir şey. Yasemin'in enerjisini seviyordum. Ona bakınca, onunla vakit geçirince ruhum gül bahçesine dönüyordu. İnanılmaz zevk alıyordum. Oysa yüzümdeki çizgilere herhangi bir yardımı olmuyordu. Yaşlıydım işte, yaşlanmıştım. Rakı sofrasında saçma sapan üniversite muhabbetlerini dinliyordum.
Zeliş hiç böyle değildi. Ülke gündeminden girer darbelerden çıkardık. Çocukluğumuzdan bahsederdik. Mahallelerden, annelerimizden, babalarımızdan, komşularımızın dedikodusundan. Şimdi ki teknolojik cihazlar o dönemlerde olmadığı için anılarımız kahkaha tufanına dönüşürdü bir anda.
Zeliş'i sevmek çok güzeldi. Hem arkadaş hem dost hem kadınımdı. Bunları yeni yeni anlıyorum. Keşke Yasemin'e kıymadan önce düşünebilseymişim. Yasemin son zamanlarda fazla para harcamaya başlamıştı. Artan borçlarına ben bile yetemez olmuştum. En sonunda bana taşınmasını söyledim. Kira parasından fedakarlık ederse, borçlarını kısa sürede kapatabilirdi.
Bir gün eve çok geç geldi. Zil zurna sarhoş olmuştu. "Neredeydin?" diye bağırdım. "Sana ne, sen kimsin" tarzı laflar edince tartışma inanılmaz bir sevimsizliğe dönüştü. O bağırıyor ben bağırıyorum. Küfürler havada uçuşuyor. En sonunda çantasında sakladığı bira şişesini kafama fırlattı. Oluk oluk kan akıyordu kafamdan. O darbeyle düşünce yetimi kaybetmiş gibi sarıldım boynuna. Öyle kuvvetli sıkıyordum ki mosmor kesilmişti.
"Kimin koynundan çıktın geldin, söyle!" diye tükürükler eşliğinde bağırıyordum. "Sana bee sana ne moruk" dedi. Sanırım son hamlemi o anda yaptım. Öldüğünü fark edince içimde hiçbir burukluk hissetmemiştim. Buzdolabından bir soğuk bira çıkardım kendime. Koltuğa çöküp hızlıca içtim. Kaçacak dermanım yoktu. Zaten o kadar ses çıkarmıştık ki komşuların duymaması imkansızdı. Polisi aradım, geldiler tutukladılar.
Bu mektubu psikologla sözlü görüşme yapmak istemediğim için yazıyorum. Zaten müebbet yedim ve sayılı günlerimi cezaevinde geçireceğim. Akıl hastanesinde olsam da farkı yok. Herhangi bir ruh sağlığı teşhisiyle çözülecek bir durum değil bu. Olan biten budur. Maksat kurallar neyse yerine getirmek. Hikayemi duyan bir yazar, hayatımı kaleme almak istemiş sanırım. Yaşamımın defalarca okunmasını istemiyorum. Bunu kendisine bildirin. Teşekkür ederim.