21 Şubat 2015 Cumartesi

İtiraf

40 yaş bunalımı diye bir şeyler söyleyip dururdu babam. Gençken bunu hiç önemsemezdim. Tıpkı etrafında ölen bir yakını olmayan insanların, ölüm korkusu duymaması gibi. Yaşlılık zamanı gelince düşünülmesi gereken bir şeydi ve ben 20 yaşında bir erkek olarak bir an önce büyümek istiyordum. Tıpatıp babama benziyordum. Bildiğin kösele! Her gün tıraş olurdum sakallarım çıksın diye. 

Babam 20'li yaşlarımda ölünce büyüme işini rafa bıraktım. Yarın'ı yarın düşünmeliydi. En azından bunu kavrayan biri olarak yeterince olgun bile sayılırdım değil mi? 28'imde Ayça'yı tanıdım. Hayata bakış açılarımız, yediklerimiz, zevklerimiz ve tarzlarımız birbirine çok benziyordu. Bir yıl geçmeden evlendik. Evlendikten 6 ay sonra da boşandık. Demek her şeyin aynı olması benden bir tane daha var algısı yaratıyordu. 

Gürültülü bir boşanma olmamıştı. İkimizde birbirimizden sıkılmıştık. Son dönemlerde cinsel hayatımıza renk katmak adına her gün toplantı yapıyor olurduk. Bir gün "Bana tecavüz etsene" dedi. Öyle apışıp kaldım. Yapmadım tabi, yani yapamadım. Tecavüz olması için rızasız olması gerekiyordu. Rızasız olması beni sevmediği anlamına gelirdi. Bu fantezisinden artık sakız olmuş bir birlikteliği sürdürmenin manası olmadığını çıkardım ve bitti. 

Ayça'dan boşandıktan sonra hatta boşandığımız gündü. İkinci eşimi tanıdım. Adliyenin kafeteryasını sormuştu. Avukattı ve mesleğinin ilk günüydü. O kadar heyecanlıydı ki, toyluğu beni gülümsetiyordu. Tarif etmeden zaten oraya gideceğimi ve bana eşlik edebileceğini söyledim. Elbette doğrudan taksiye atlayıp evin yolunu tutacaktım. O kadar şirin olmasaydı eğer. 

İsmi Zeliş idi. Kendi gibi adı da sevimliydi. Kısa sürede çift olduk ve onunla da evlendim. Evliliğimiz tahmin ettiğimden daha uzun sürdü. Gerçekten aşık olmuştum. Belki ömür boyu sürerdi ya da tam kıvamında bitip, bana hayatımın her anında taze kalan bir acı yüklemesi gerekiyordu bilmiyorum. 

Maddi durumu kötü olan bir ailenin gönüllü avukatlığını yapıyordu. 16 yaşındaki kızları tecavüze uğramıştı ve bir türlü yapan kişinin o olduğunu ispatlayamıyorlardı. Karşı taraf çok güçlüydü ve onların gücü beni korkutuyordu. Zeliş'e bu davadan çekilmesi gerektiğini çok defa söylememe rağmen o inadından vazgeçmedi. Davayı kazandı ve kazandığı gün öldürüldü. Hayatımın dönüm noktası asıl bundan sonra başladı. 

O gittikten sonra ne yediğimden tat aldım ne içtiğimden. İnsan koku duyusunu yitirir mi? Sanki tüm duyularımı dünyaya kapatmıştım. Pembe, kırmızı, mavi...Hepsi griydi benim için. Tüm çiçek kokuları Zeliş'in nefis ter kokusuydu.Yemekler hep tuzsuzdu ve tatlılara yeteri kadar şeker koyulmamıştı. Evet yaşamı böyle tatminsiz idare ediyordum. Tam bir, apartman yöneticisi olan emekli albay Muzaffer idim. Aksilik suratıma vurmuştu adeta. Bu davranış şeklim, çevremdeki insan sayısını azaltarak zaman içinde yok etmişti. 

Polis memuruydum. Daha doğrusu şu motorcu olanlarından, yani yunus. Yaşadıklarım, zaten stresli işimi iyice çekilmez kılınca istifa ettim. Ailemden kalan ve az birikmiş paramla ufak bir büfe açtım. Her zaman gittiğim sabah poğaçacımın çırağını aldım yanıma. Büfe de olsa ticaret bana göre değildi. Dükkanı ona emanet edip üniversiteye girdim tekrar. 

Asistanlıkla başlayıp hoca oldum. Bundan sonrası nasıl bu hale geldim, olaylar nasıl gelişti ben de bilmiyorum. Sosyoloji derslerine giren biriydim ve kitaplarla münasebetim ciddi anlamda iyiydi. Öğrencim Yasemin, bölümünü çok seven bir kızdı. Sürekli yanıma gelir bana sorular sorardı. 

Güzel bir kızdı Yasemin. Belli bir tarzı yoktu. Bazen bir okul için abartı seksi giyinir bazen de lise öğrencisinden farkı kalmayan sevimli elbiselerle çıkardı karşıma. Meğer bana ilgisi varmış. Kadın tipimi bilmediğinden aklınca ufak oyunlarla beğenimi kazanmaya çalışıyormuş. Oysa ben kızım gibi yaklaşıyordum ona. Evladım olmamıştı ve artık olacağını da düşünmüyordum.

Bir gün babası gibi davranıp giydiği aşırı kısa eteğine kızmıştım. O zamanki açıklaması garipti.

- Kendimi erkeklere beğendirmek için giyinmiyorum. Vücudumu seviyorum. Belim çok ince, bacaklarım da uzun ve düzgün. Hazır böyle bir fiziğe sahipken keyfini çıkartmak istiyorum. Ya bir gün kortizon tedavisi olmam gerekirse? 

Artık hep şişman bir kadın olarak yaşamımı sürdürürsem? Buna sahipken zevkini çıkartmak suç mu? Bırak da 20'li yaşların bana sunduğu cüretkar sunumun lezzetini süreyim. Ayrıca siz erkeklere dar kot pantolon giyince de bakıyorsunuz. Vücut hatlarım iyi olduğu sürece her halükarda beğenileceğim.

Öyle kalakalmıştım. Ondan böyle şeffat bir cevap beklemiyordum. Zamanla ilgisine kayıtsız kalamadım. Ben 50'ime dem vurmuştum, o ise 30'una bile gelmemiş bir çocuktu. Kimseye anlatamadım. Hoş etrafımda kimse de yoktu ama en başlarda kabullenmem zor oldu. Ruh sağlığımın iyi olmadığına kanaat getirip doktora gitmek istedim. Ona da cesaret edemedim. 

İlişkimiz gün geçtikçe sahiplenmeye doğru yol alıyordu. Sahiplenmek ve sahip olmak kavramları bir ilişkiye oturunca ne ayrılmak çok daha zor oluyordu. İlişkimiz 4 yıl sürdü. Ben her saniye biraz daha yoruluyor, o ise şarap gibi enfes bir tada dönüşüyordu. Kendisinin farkındaydı ve tehlikeli bir işe bulaşmıştım. Güzelliğinin yeterince farkında olan ve bunu bir oyuna dönüştüren bir kadın vardı karşımda. 

Üç kere başka erkeklerle olan konuşmalarını yakaladım. Aldatıldığıma emindim fakat hiç yatakta başkasıyla yakalamadığım için uydurduğu yalanlara kanmakla yetiniyordum. Bu beni iyiden iyiye acizleştiriyordu. Bazen günlerce kapatırdı telefonunu. 

Kurs, kamp, sınavlar diye yalanlar atardı. İnsan kendini nasıl da bile bile salak yerine koyarmış bu yaşımda öğrenmiştim. Ses etmezdim. Ben de kendime zaman ayırıp arşivimden şarkılar dinler, kitaplar okurdum. İlginçtir ne zaman duygu yüklü bir şarkı dinlesem aklıma Zeliş gelirdi. Aslında o zaman anlamıştım Yasemin'e duyduğum sevginin aşk olmadığını. Ben Zeliş'i özlüyordum ve bunun Yasemin ile herhangi bir alakası yoktu.

İnsan karmaşıktır. Kadınlar gençliklerinde erkekler ise ihtiyarlıklarında Arap saçına dönüşürler. Bunun cinsel hazla çok ilgisi var elbet. Belli bir yaştan sonra bizdeki aletler zeval gördüğü için genç kızlara olan imrenme duygumuzu aşk, sevgi diye adlandırıyoruz. Halbuki erkeklerin doğasında annelerine duydukları sevgiden kaynaklı akıllı, anaç kadın anlayışı vardır. 

Olgun kadınlara aşık olurlar. Çocuk ruhlular zamanla kendilerine yetmez. Hani "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" lafı var ya. İşte onun gibi bir şey. Yasemin'in enerjisini seviyordum. Ona bakınca, onunla vakit geçirince ruhum gül bahçesine dönüyordu. İnanılmaz zevk alıyordum. Oysa yüzümdeki çizgilere herhangi bir yardımı olmuyordu. Yaşlıydım işte, yaşlanmıştım. Rakı sofrasında saçma sapan üniversite muhabbetlerini dinliyordum. 

Zeliş hiç böyle değildi. Ülke gündeminden girer darbelerden çıkardık. Çocukluğumuzdan bahsederdik. Mahallelerden, annelerimizden, babalarımızdan, komşularımızın dedikodusundan. Şimdi ki teknolojik cihazlar o dönemlerde olmadığı için anılarımız kahkaha tufanına dönüşürdü bir anda.  

Zeliş'i sevmek çok güzeldi. Hem arkadaş hem dost hem kadınımdı. Bunları yeni yeni anlıyorum. Keşke Yasemin'e kıymadan önce düşünebilseymişim. Yasemin son zamanlarda fazla para harcamaya başlamıştı. Artan borçlarına ben bile yetemez olmuştum. En sonunda bana taşınmasını söyledim. Kira parasından fedakarlık ederse, borçlarını kısa sürede kapatabilirdi. 

Bir gün eve çok geç geldi. Zil zurna sarhoş olmuştu. "Neredeydin?" diye bağırdım. "Sana ne, sen kimsin" tarzı laflar edince tartışma inanılmaz bir sevimsizliğe dönüştü. O bağırıyor ben bağırıyorum. Küfürler havada uçuşuyor. En sonunda çantasında sakladığı bira şişesini kafama fırlattı. Oluk oluk kan akıyordu kafamdan. O darbeyle düşünce yetimi kaybetmiş gibi sarıldım boynuna. Öyle kuvvetli sıkıyordum ki mosmor kesilmişti.

"Kimin koynundan çıktın geldin, söyle!" diye tükürükler eşliğinde bağırıyordum. "Sana bee sana ne moruk" dedi. Sanırım son hamlemi o anda yaptım. Öldüğünü fark edince içimde hiçbir burukluk hissetmemiştim. Buzdolabından bir soğuk bira çıkardım kendime. Koltuğa çöküp hızlıca içtim. Kaçacak dermanım yoktu. Zaten o kadar ses çıkarmıştık ki komşuların duymaması imkansızdı. Polisi aradım, geldiler tutukladılar.

Bu mektubu psikologla sözlü görüşme yapmak istemediğim için yazıyorum. Zaten müebbet yedim ve sayılı günlerimi cezaevinde geçireceğim. Akıl hastanesinde olsam da farkı yok. Herhangi bir ruh sağlığı teşhisiyle çözülecek bir durum değil bu. Olan biten budur. Maksat kurallar neyse yerine getirmek. Hikayemi duyan bir yazar, hayatımı kaleme almak istemiş sanırım. Yaşamımın defalarca okunmasını istemiyorum. Bunu kendisine bildirin. Teşekkür ederim.

15 Şubat 2015 Pazar

Keşke İdam Edilsem

Birileri "Ülkemiz ve Sığırlıkları" diye bir kitap çıkartsa yemin ediyorum hayatının dönüm noktasına ulaşır. Eleştiri oklarına hedef olacağı kesin ama en azından gerçek bir yaklaşım olacağı kesin. Son günlerde tecavüze uğrayan ve ardından yakılan bir kızımızın acısını yaşıyoruz.

Yaşamak demeyelim de tepkimizi koyuyoruz. Ya da onun gibi bir şey. Çünkü tam olarak ne yapmaya çalışıldığını anlamış değilim. İşin kötüsü bizim sebil milletimiz de farkında değil. Ama biliyor musun hep böyleydik. İnan olsun hep hem de. İletişimin her geçen gün daha kolay olduğu çağda iletişim kuramaz olduk.

Her bokumuzu cihazların eline vermekten beyin nöronları rezil rüsva olmuş vaziyette. Her zaman söylüyorum. Herkesin bir tarafı vardır. Tarafsız olan bertaraf olur. Bu konuda önce anlaşmalıyız. Ancak iş vicdana gelince bunu siyasete bulaştıramazsın. Ona bir cinsiyet yükleyemezsin. Eyvallah, Allah baba diye büyüyen insanlarız da artık olgunlaşmadın mı?

Çok acayip ya, bir kızcağız öldürülüyor hem de öyle böyle değil. Bıçaklanıyor, tecavüz ediliyor ardından nasıl bir hırs ise yakılıyor. Kodumun kavadı yakmak nedir amına koyayım. Bir kız göçmüş bu dünyadan ve nedeni bir sapık ruhlu bir varlık. O sapık da senin düşünme yetine kim ne yaptı?

Haberlere bakıyorum da, bu cenaze erkeklerin taşımayacağı kadar ağırmış. Erkekler asla dokunmamalıymış. Kadınlar eylem yapmışlar ve "Erkekler dışarı" diye bağırmışlar. Senin baban yok mu? Oğlun? Akşam eve kocan gelmeyecek mi? Seni siken de erkek pardon ama. Yani sen olayı çok başka başka anlamışsın.

Kendi adıma hiçbir zaman erkek düşmanı olmadım. Ki kendileri tarafından kapanması epey zaman alan yaralarım da olmuştur. Fakat bunu hep o kişiye yükledim. O ve ben yani bizim sorunumuz. Diğer erkekleri bilemem. Tüm dünyadaki erkekleri sevme potansiyelim olmayacağı gibi nefret etme gibi bir durumum da yok.

İnsan olarak herkesin hassas olduğu bir nokta vardır. Herkesin ama! Gezi eylemlerindeki polislerin bile...Sakin bir gün düşün, çocuğun teki yere düşüyor, ağız burun kan revan içinde. Onu görüp de "Dur ben de bir tekme atayım masuma" diye bir cümleyi kimse kurmaz. Her şeyin bir oluş biçimi vardır. Evet ooo bunu düşünürsek her olayı meşrulaştıralım o zaman demiyorum. Anlatmaya çalıştığım çok başka.Şimdi bu cinsiyet ayrımını merhametle bir tutan insanları bir kenara koyuyorum.

Bahsettiğim idam mevzusu. O kızın ailesinin idamı istemesi çok insani. Bu tavuk bile kesemeyen benim, kardeşimin ya da annemin kılına zarar geldiğini gördüğümde çıldırmam gibi. Ya da güzel bir günde kapıyı açtığım anda annemin tecavüze uğradığını düşünüyorum da...Yapacaklarım hayal gücüne sığmaz. Herkesin içinde cinayet işleme potansiyeli vardır. Ondan "Fotoğrafta katil gibi çıkmışsın" mavralarıyla kendini kandırma.

İşlenilen suç her ne olursa olsun idam asla bir çözüm değildir. İbret-i alem için bu adamları asıp sokaklarda dolaştırmak gerçekten caydırıcı mı sence? İnsan cinayet işlerken, "Şimdi ben bunun kolunu kessem ama kafası kalsa, ya da dur tecavüz edeyim ama yakmayayım veya bu kızı var ya kuru kuru sikerdim de idam var kodumun ülkesinde" diye diye işleyeceği suçtan vazgeçecek yani.

Çünkü insanlık dışı olaylarda herkes bu kadar detaylı düşünüyor zaten. "İnce eleyip sık dokumak" cümlesi gündelik yaşamın saçma sapan en gereksiz ayrıntılarında gizli. Bu tarz durumların hepsi bir anlık cinnet anı ya da kendini bilmeyecek kadar alkol veya uyuşturucu maddeler alınması sonucu kendini gösteriyor.

Bir kadın kocası tarafından "İnsan insana bunu yapmaz" dercesine gözü kapalı saldırıyor. İtin evladı hayvan gibi tekmeliyor garibi. Sen bu adama idam cezasını versen ne olacak vermesen ne olacak. O kafayla idam kimin umurunda. Aklı, vicdanı olan insan böyle bir şey yapar mı hiç? Asılan adamın sokaklarda dolaştırılması gibi bir fantezi, bir şehri el yordamıyla çirkinleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Sonra ne olur biliyor musun? Anneler babalar idam dönemlerinde çocuklarını sokaklara çıkartır. "Bak bu adam böyle böyle yapmış, işte cezasını bulmuş. Kötü olursan sen de böyle olursun." Al sana bir çocuğun iyi ve kötülükten ne anlaması gerektiği. Ben de insanım elbette bir yanım "Beter ol pezevenk" diyor.

Olaya tersinden bakalım o zaman. Senin açından yani. İdamı istediğimi varsayalım. Biliyor musun yine olmuyor. Valla sana bir şey diyeyim mi keşke ben de idam edilsem. Yeminlen lan! Valla bak, ölümüm bir çıt sesine bağlı olduğunu düşünüyorum da daha rahat yaşardım herhalde. Ne zaman ve nasıl öleceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Belki aynı olay benim de başıma gelecek, belki boğularak canımı vereceğim. Ya da kör, sakat, felç artık çekerek ölmekten ne anlıyorsan yavaş yavaş hayatın güzellikleri elimden kayıp giderken bu dünyadan göçeceğim. İdam, işin kolayı.

Sen hala Kusursuz Cinayet, Temel İçgüdü filmlerinde kalmışsın. Bizim millet o kadar zekalı değil. Bir cinayeti kurgu haline getirecek kapasitesi yok. Hırsızlıkta olur bak. İnsan aç olmaya görsün. Öğrenci evlerinden çıkan buluşlar alay konusu. Doğu bölgesinde kaçak elektrik mizahını hiç saymıyorum. Ya da aylar öncesinden krokisi çizilen banka soygunları. En masum suçtur banka soymak. Bkz: Banka kurmak>Banka Soymak

Tecavüz tarzı suçlarda insanlara müebbet hapis verilmeli. Tek hücreli odalarda kalabilir insan. Ufak bir oda düşün, hayatın boyunca gördüğün sadece dört duvar. Duvarın üzerindeki kalitesiz badanadan ötürü oluşan küçük pıhtıları saysa valla net sayı verir bir gün sana. Arada diğer mahkumların arasına sokulmalı ama. Kendileri tutup herifi şişlemezlerse 'zaman', zevkli bir işkenceye dönüşebilir. Ve insanoğlu gariptir. Tüm bunlara rağmen yine de ölmek istemez.

Geçen yıl mıydı ne. Çok sevdiğim bir cümle vardı. "Madem bu kadar heveslisiniz ölmeye, ee öldürüverin kendinizi." Sorsan herkesin dilinde "Ölsem de kurtulsam valla" lakırtıları ama kimsenin geberdiği yok. Mahkumu da öyle. O yüzden hemen şişleme bebişim. Hayatı zindan et, yatağına girene kadar bileğine takılan kelepçeye benzemez o. Bir an önce bitsin şu zulüm der de, kimse bir mahkumdan daha iyi bilemez geçen saniyeleri.

Tüm bu yazılanlardan ne anlatmak istediğimden öte kendi anladığınla yetinenler olacaktır. Demek ki yazım amacına ulaşmış. Çünkü herkes anlamış olsa kendi kendime konuşmuş olurdum.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Hikaye Böyle Değildi Belki, Ben Böyle Olsun İstedim

Çevremdeki insanların dertleri hep aynı.Tıpa tıp hem de. Valla bak! Herkes birilerinin peşinden koşuyor. Durum o kadar kötü değil ama. Sadece komik. Onun onun peşinde, onun da peşinde bir başkası. Böyle hayatı tren yapmışız gidiyoruz. Ben ise anlarla anılar arasında sıkışıp kalan bir yaşam sürüyorum. 

Anlarım güzel kadınlar, anılarım değer verdiğim annem bir de babam. Bu kadar işte daha ötesi berisi yok. Rakı içerken kötü oluyor ama. İçiyorum içiyorum bir keder basıp da dayanamıyorum kimsenin kapısına. Ya da gözlerim dolu dolu olamıyor bir türlü. Bir iki sene önce ağladığımı hatırlıyorum. Hıçkıra hıçkıra değil de böyle dolu dolu. İkisi farklı şeyler. 

Amcam ölmüştü, garibim yeni İstanbul'a gelmişti taa Diyarbakırlar'dan. Yeni evlenmiş, hemen iki çocuk doğurmuştu. Beyin kanamasından genç yaşta göçüverdi. Ondan çok babasız kalan o iki masuma üzülmüştüm. Bir çocuklara bir de yaşlılara dayanamıyorum zaten.

Yine de hem güzel hem de çiçek olmaya çalışıyorum şu dünyada. Gömü gömü veriyorum rakıları. Lıkır lıkır içiyorum biralarımı, dikiyorum shotları, yavaş yavaş akıtıyorum içime şarapları. Öyle güzel güzel geçiyor zamanlarım. Bir de masada güzel bir hatun varsa değmeyin keyfime. Saçları önüne düşen kadınlara bayılıyorum. 

Biraz dekolte de verdi mi hem gözüm hem ruhum bayram ediyor. Omuz dekoltesi favorim ama. Sıyrılıyor ya böyle. Amına koyayım mekan kavramımı unutuyorum o sırada. Nerede olursam olayım yırtasım geliyor kumaşı. En çok da ucuz giyen kadını seviyorum. Mümkünse pazardan giyinsin etsin, kolayca yırtılsın ne varsa üzerinde. Gülüşü kadar samimi olsun teni. Rakının yanına şeffaflık katalım, sonrası kim vurduya gitsin.

Seviyorum bu anları. Aşk değil lakin aşka benzetmeye çalışıyorum her bir saniyesini. Ben aşık olmadım hiç. Ama tanık oldum, uzaktan izledim. Nasıl öpüşüldüğünü Sebahat abladan öğrenmiştim. Hep balkonda otururdu. Sıkıysa ezandan önce evde olmasın. Ne kadar güzelse kaderi de bir o kadar kötüydü. Yanlış yapmazdı hiç. İstese de yapamazdı zaten.

Babası deli fişek gibiydi. İyiydi aslında Muzaffer amca. Etliye sütlüye karışmaz, evden işe işten eve geçinir giderdi. Söz konusu Sebahat olunca dünya tersine dönerdi. Aslında hep sevgiden he. Çok severdi kızını. Başkası zarar vereceğine ben döveyim daha az üzülür diye düşünürdü.

Düşünürdü de ah be Muzaffer amca öyle olmuyor o işler. Kadındır, erkektir, nefistir, aşktır, iradedir keşke senin dilediğin gibi olsa hayat. Aynı mahallede olan sevgilisiyle ben diyeyim 6 ay sen de 8 ay öyle bir ilişkileri oldu. Bakkala çarşıya giderken ufak buluşmalarla sürdürürlerdi ilişkilerini. Genelde ayaküstü sevişirlerdi. 

Çok görürdüm onları. Mahallede nerede kuytu köşe yer var hepsini sayelerinde öğrenmiştim. Şimdi düşünüyorum da o zamanki aklım olsa Sebahat ablayı uyarırdım. Hiç terlemeden sevişilir mi amına koyayım. Tabi ne bileceğim o zaman. Hatta ilk öpüştüklerini gördüğümde kızın dudaklarını neden ısırıyor bu it oğlu it demiştim. Neyse ki adamı çevirip dövmeye kalkmamışım.

Bir gün kaçırdım ama bunları. Üniversiteye hazırlanıyorum. Okul dışında dershane diye salak bir yere yazdırdılar beni. Eskisi gibi göremiyordum onları. Bir gün bayırdan yukarı çıkıyorum. Sebahat abla da ağlaya ağlaya aşağı doğru koşturuyor. Arkasından koşacak oldum yemedi. Sonra bir daha ne onu ne Muzaffer amcayı ne de o sevgilisi olacak pezevengi gördüm. Meğer kızı hamile bırakmış. O puşt da evliymiş zaten. 

İlginçtir Muzaffer amca elini kaldırmamış Sebahat ablaya. O şerefsizi bulmaya and içmiş. Seneler sonra bulmuş. Esenler halinde çalışıyormuş. Bir gün bulacağım umuduyla evden silahsız çıkmazmış. Gördüğü anda da tek laf etmeden beynine 3 kurşun sıkmış. Adam vurulduğu gibi vermiş canını tezgahların üstünde.

Sebahat abla olayı duyunca iyice yalnız kalmış bu hayatta. Annesi zaten onu doğururken ölmüştü. Babası da hapse girince artık çalışmak zamanı deyip konfeksiyonda almış soluğu. Şarap gibi kadındı Sebahat abla. Rahat bırakmamışlar ki fukarayı. Sürekli mesaiye kalman gereken godaman patronundan taciz görmekten bıkmış. Fazladan ücretini de vermiyormuş puştun evladı. Yetenekli kadındı da Sebahat abla. 

Önceden uğraş olarak edindiği işi yavaş yavaş ticarete dönüştürmüş. İki bez parçasından harikalar yaratırdı. Bakmış bu işte para var, birikim yapıp bilgisayar almış kendine. Uğraşmış didinmiş kurslardı sertifikalardı derken kendine ait bir çeşit moda sitesi açmış. Kısa sürede bir sürü takipçi edinmiş kendine. Bir de ortak bulmuş, yürümüş gitmiş. 

Sebahat abla şimdi Türkiye'nin en iyi modacılarından biri. 60 yaşında ama hala güzel. Bana mısın demiyor, pır pır pır oradan oraya gezip duruyor. Yaşının kadını değil hala. Yani değilmiş. Modaya düşkünlüğüm yoktur. Annem sabah kirlilerimi almak için eve gelmiş. Çamaşırları aldıktan sonra evi silip süpürmüş. Sanırım bir de kahve keyfi yapmış üstüne bizim hatun. 

Moda dergisini masamın üzerinde unutmuş. Bu ne demeye kalmadan o kocaman mavi gözleri görünce hatırlamamak imkansızdı. Şarkıdaki gibiydi Sebahat abla, "Yıllar doldurmuş gamzelerini ama gözlerine dokunmamışlar."