Tam
20 yıl oldu bugün. Denizin kokusunu duymayalı, annemin tarhanasını içmeyeli, çimlere
sere serpe uzanmayalı tam 20 yıl oldu. Şehir hayatını hiç sevmedim. Ama mapusta
onu bile özlüyor insan. Ses istiyor, ister trafik olsun, ister bebek ağlasın.
Ne diyorlar şimdi, metropol yaşam mıdır nedir her ne zıkkımsa. Sorsan, her gün
iş güç , her günün aynı geçmesinden şikayetçidir. Ah o aynılığı özler mi
insan...İlk 1 hafta öleceğini sanıyorsun önce. Bazısına göre de en fazla 1 ay. Sanıyorsun
ki, ölürüm ben burada. Her güneşin doğuşunda bir çizik attım duvara da bana
mısın demedi. Nasıl oldu 20 küsur sene geçti, hiç anlayamadım.
Vay
anam vay koğuşa yeni biri gelmiş.
-
Kızım senin ne işin var burada? Ne suç işledi acaba?
Yeni
birisi gelmişti. Bu aralar ne çok da suç işleniyor ya da işletiliyor. Önce
dinlemek lazımdı tabi.. Genelde ilk başlarda kimse anlatmak istemez, ne kendini
ne suçunu. Biraz nasılsa "çıkarım" umudu da yok değil elbet.
Kendimden biliyorum, insan ya "suçsuz" olduğum ispatlanırsa diye öyle
bir ümitleniyor bir zaman. Umut, güzel şey. Önce içinden fısıldıyorsun kendine,
"zaten çıkarım nasılsa"... Sonra artık sesli konuşmaya başlıyorsun.
Böyle adaletin, böyle düzenin... Ben küfür nedir bilmezdim. Ailemle de alakalı
tabi. Anlamını bilmediğim o kadar çok şey öğrendim ki burada.
Gelen
kızın yüzüne baktım, ne kadar güzeldi. Tanrım bu kız suç mu işlemiş? 20 yıl
önceki ilk bu kapıdan girişim geldi aklıma. Aynı şaşkınlık, aynı korku!
-
Gel bakalım, güzel kız. Yatağın burası
-
Teşekkür ederim.
-
Senin gibi küçük bir kızın buralarda ne işi var?
-
Şeyyy bennn
-
Zorlama. Vakit bol, anlatırsın
-
Bol derken? Kaç yıl ceza alırım ki?
-
Bilmem. Ben en fazla 4-5 ay yatarım derken, valla 20 yıl oldu.
Gözleri
dolmuştu. Ama mecburdum, burada umut, nasıl bizi ayakta tutan tek şeyse bir o
kadar da bizi yıkan bir şeydi. Umut ettikçe her şeyin aynı kalmaması ne acınası
idi. Her gün umutlarını yeşertiyorsun, ama hayat sana inat bildiği gibi akıyor.
Ha umutsuz da yaşayamıyorduk ya o ayrı. Bir an tebessüm yaratsa, az hayal kursak..
Ah hemen de abartırız hayallerimizi. Üstüne para vermiyoruz ya, bokunu
çıkartıyorduk. Gönül zenginliği, işte tam da böyle bir şeydi. Hiç bir şeyimiz
yoktu ama çıkarsız hayallerimizi verirdik birbirimize. Öyle dalardık uykuya.
Sabahladığımız zamanlar da oluyordu. Uyursak, bozulurdu çünkü biliyorduk. Bizim
rüyalarımız, geçmişimizdi. Biz unutsak, rüyalarda hatırlatırdılar kendilerini.
-
Sizin suçunuz neydi?
Hafif
gülümsedim. Aslında "aşk"tı özünde. Ama bakarsan, "cinayet"
desek kıza, anlar mıydı dediklerimden? Ya da onca zaman sonra benim gücüm var
mıydı anlatmaya?
-
Cinayet
-
Kimi öldürdün?
-
Babamı!
Hep
romanlarda, öykülerde okuruz ya; gözleri fal taşı gibi açılmak. Gerçekten
zavallı kızcağız da aynen öyle olmuştu. Korktuğunu da sezdim aslında.
- Şey,
şaşırdım. Anlat desem?
-
İstanbul Üniversitesi, Hukuk fakültesi son sınıf öğrencisiydim. Ya işte
okumuşlarda mapus yatar. O dönem biraz karışıktı. Eylemler, protestolar. Biz de katılırdık tabi. Bir sevgilim vardı,
bir o oldu zaten. Okul bitince evlenmeyi düşünüyorduk. Ne var ki, babama bir
türlü konuyu açamamıştım. Eylemlere, gösterilere katıldığımı bilse, adam
kalpten giderdi herhalde. Babam polisti de benim. Babasına aşık bir kızdım ben.
Siyasi fikirlerimiz, hiç bir zaman uyuşmazdı. Bazen sabahlara kadar süren sert
tartışmalarımız olurdu. Annemin "yeter artık" diye bağırmasıyla ancak
susabildiğimizi anımsıyorum. Yine de herhangi bir gösteride babama hiç
rastlamamıştım. Sevdiğim çocuk dışında da kimse babamın polis olduğunu
bilmiyordu zaten.
Her
gün, ne kadar aynı görünse de birbirinden farklıdır aslında. Bir gün sağından
kalksan öbür gün solundan kalkıyorsun. Ama bazı zamanlar vardır ki, hayatının o
günden sonra hiç bir zaman eskisi gibi olmayacağını tahmin dahi edemezsin. İşte
öyle bir gündü, o gün. Hiç bir şey bir daha eskisi gibi olmadı. Final
zamanıydı, son sınavlarımdan birine girecektim. Yeterince uykusuz olmama
rağmen, sınav korkusuna dinç sayılırdım. Okula girdiğim andaki kalabalığı,
koşuşturmayı sana anlatamam. Yani İstanbul Üniversite'sinde eylemler, evet çok
olurdu. Fakat bu seferki beni ciddi anlamda tedirgin etmişti. Ne yapılıyordu,
neyin protestosuydu bilmiyorum. Aklıma hemen Aykut geldi. Aykut, işte sevdiğim
adam. Tabi şimdiki gibi cep telefonu filan yoktu. O kargaşanın içinde ite kaka
aramaya çalışıyordum. Polislerin "insan evladı" olduğunu unutup,
hunharca copladığını gördüm, Aykut'u. Uzaktan görüyorum, ama öyle bir kalabalık
vardı ki sanırsın mahşer günü. Bir türlü yaramıyordum o kargaşayı. "Aykut"
diye bağırıyorum, bağırıyorum da hani karabasan geldi mi hiç sana. Öyle bir şey
sanki sesim bir bana duyuluyordu.
Sonunda
yetişmiştim, ya da yetişememiştim. Kafasının biraz yakınına gelince kanadığını
gördüm. Dünya hep küçük derlerdi de bu kadar ufak olduğunu ben de o gün
öğrenmiştim. Babamdı, evleneceğim adama acımasızca vuran babamdı! Bir tokatını
dahi bu zamana kadar yememiştim babamın. Stresli meslektir polislik. Hangi
alanda yapıyorsan yap. Babamın çoğu arkadaşı sinir küpüydü. İlaç kullananlar mı
dersin, tedavi olanlar mı. Ama babamı öyle bir nefretle ittirmiştim ki yere
düştüğünü hatırlıyorum. Sonra işte bağırış çığrış avuçlarımın içinde sevgilimin
öldüğünü izledim. Hastaneye gittik apar topar. Öldüğünü anlamıştım aslında, ama
gittik olur ya umut işte, bir umut. Eve gitmedim o akşam. Arkadaşlar geldi 1-2
ay yemedim,içmedim. Ağzımdan tek bir kelime çıkmadı.
Bir
gün sıçradım yataktan. “İntikam” diye bir şey var, öyle bir körleşiyorsun ki,
bir aşk bir de intikam. Elinden gelirse bulaşma. Ben, ikisine de aynı anda bulaştım.
Babamın bir amiri vardı, tüm emirleri o verirdi. Tabi ona da emir veren var da
işte ulaşmak açısından o daha kolaydı. Bir de intikam ya adı insan
fütursuzlaşıyor. Nereye gideceğini bilmeyen 4 yaşındaki çocuk gibi öyle
gidiyorsun. Planı yapmıştım, her şey hazırdı. Aldım elime silahı, bak bak
aptala bak. Babam polisti ama silahına bir kere bile dokundurmazdı. Sen git
adam öldür. Olacak şey mi! Ama oldu...Emniyet şube müdürlüğünün oraya gittim.
Bir güzel de saklandım. Adamı o kadar iyi tanıyordum ki, nefret ederdik ben de
annem de. 2-3 saat beklemişimdir, derken çıktığını gördüm Hemen silahımı
çıkardım. “Alnının ortasından vursam ne güzel olur” diye düşünüyordum. Ama
nerede bende o yetenek, çektim tetiği. Babam da tetiği çektiğim sırada şubeden
çıkmıştı. İşte çaylaklık, salaklık babama denk geldi.
Hemen
yakalandım zaten. Bir yandan ağlıyorum bir yandan babamı görmek istiyorum.
Katil, hiç öldürdüğü insanı görmek ister mi? Diyemiyorum da utancımdan, "o
benim babam" diye. İşte gözaltı, mahkeme bilmem ne derken 20 yıl yedik.
-
Pınar Turhan, ziyaretçin var
-
Benim mi?
-
Evet. Gözün aydın, annen gelmiş
Özlem
miydi bu? Fazla geç kalınmış bir hasretti bu. Tanıyabilecek miydi bunca zaman
sonra. Kim bilir belki de ben bile tanımakta zorlanacaktım.
-
Anne
Hani
o anda parmaklıkları söküp atabilirdim. Denesem olabileceğini düşünüyorum.
Olmaz, böyle değil. Sarılmam lazımdı, sımsıkı. İçime çekmem lazımdı kokusunu.
Varsın müebbet yiyeyim bundan sonrası.
- 20
yıl sonra... Tanıyabildin mi beni anne?
-
Seni ben doğurdum. İnsan hiç evladını tanımaz mı.
-
Neden geldin anne? 20 yıl sonra ne getirdi seni buraya?
- Çıkacağını
duydum. "Hani evim var" dersen, yok kızım. "Kapımı çalma"
diye seni uyarmaya geldim.
-
Ben de sanmıştım ki.. Özledin, dayanamadın
-
Baban öldü, sen de o gün öldün. Lakin ne seni unutabildim ne de babanı
-
Anne ben babamı, biliyorsun istemeden...Ben sadece aşık olmuştum.
-
Aşk? Sana her şeyi elimden geldiğince öğrettim ben kızım. Baban da ben de. Tek
evladımızdın bizim. Bir bakışına yapmayacağımız şey yoktu. Sana her şeyi
öğrettiğimizi sanıyordum. Hatta bir yemek yapmayı öğretememiştim sana. Bir bu
sanırdım. Hayatta bilmezsin, salça mı önce konur yemeğe yoksa soğan mı. Ama bir
de aşkı anlatmamışım sana. Bunu fark ettim. Kızım, aşk bu değil, böyle bir şey
değil
-
Anne
-
Dur sözümü kesme. Aşk, ne zaman başkalarının acısı olmuş? Ne zaman anneden,
babadan geçmiş. Buysa aşk, sen yaşadın o zaman kızım. Ama bizi de öldürdün,
bitirdin. O kadar mı kör idin. Babamın, benim canıma kıydın. Ne annen var artık
ne baban. Bunları bil diye söylüyorum. Aşk, böyle bir şey değil.
O
gün en büyük cezayı almıştım işlediğim suçun. Ölmeden cehennemi gördüm, yandım,
kül oldum. Tekrar dirildim, tekrar yandım, tekrar kül oldum. İnsan
"keşke" deyince kaybolan yıllarını ister. İster ki aynı hatayı
yapmasın. Şimdi tekrar verselerdi gençliğimi, ne acıdır ki; yine de yapardım. İşte
bu düşünce öldürdü beni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder