25 Ekim 2014 Cumartesi

Benim sanki ben şimdi ne değilsem

"Son 30 yılın en şiddetli yağmuru" diyor televizyonda. Kanalı değiştiriyorum, bu sefer "ünlü mankeni dostları yalnız bırakmadı." Bunalıyorum, son 3 aydır duvarları tam 10 kere boyadım. İnsan, hayatına bazen böyle renk katmaya çalışabiliyor.

30 yaşında ailemin yanından ayrılmaya karar verdim. Bu "bir hışım"lık evden ayrılma mevzusunun hayatımı değiştireceğine inanıyordum. Değişti de aslında ama ne kadar tatmin ediciydi bilemiyorum. İstediğim saatte eve girme çıkma özgürlüğünden başka hayatım bir tık öteye gidememişti.

Bazen insanların günleri öylece biter hiçbir şey olmadan. Benim ki her gün öyleydi. Sadece bir keresinde hasta olduğum için işe gidememiş, geldiğimde beni yığınla bekleyen işleri yapmakla meşgul olmuştum. Mesaiye kalmak zorunda kaldım. Aynı gün şirket yöneticisinin sekteri de işlerini yetiştiremediğinden vaktinde evine gidememişti. 

Aslı hanım kocasından 5 yıl önce boşanan ailesiyle yaşamak zorunda olan bir kadındı. 38 yaşında olmasına rağmen hala 11'den önce evde olması gerekiyordu. Tabii bu senaryodan iyi bir aile kızı değil neredeyse her iş çıkışı 1-2 saatlik mevzu için yeni tanıştığı adamların evine uğrayan bir kadın hikayesi çıkıyordu.

Şirkette kimse kalmamıştı. Yanıma geldi, omzumu okşadı. Ne kadar kasıldığımı ve masaja ihtiyacım olduğunu söyledi. Bir şey demedim. Ardından hiç anlamadan sevişmeye başladık. Sevişmek de değil tecavüz de. Zorla olmasa da o ne istediyse öyle oldu işte. Kendimi şişme adam gibi hissetim. Bu kadar tepkisiz kalmam garipti. Sanırım önceliğim seks değildi. Ne istediğimi ben de bilmiyordum. Özlediğim biri bile yoktu. Uzun süredir ne zaman canım sıkılsa ki hep sıkılıyor da hani ne zaman kendimi boğacak düzeye gelsem uyuyordum. 


Uyumak müthiş bir teselliydi benim için. Teselli kaynağımın bir şeyler çalmak, söylemek, okumak ya da yazmak olmasını arzu ederdim. Nitekim hayattaki her şeye eriniyordum. Cenazemde "nasıl bilirdik?" sorusuna bile insanların ne yanıt vereceğini bilmediklerinden emindim. O kadar kendi yağımda kavruluyordum ki kimseye zararım olmasa da apartmanda biri öldürülse komşular ilk benden şüphelenirlerdi. O gece dışında! 

Yine tüm günü uyuyarak geçirdiğim bir akşam canım biraz yürümek istedi. Hava en saçma zamanlarından birini yaşıyordu. Ocak ayındaydık, yoğun kar yağışının ardından yollar çamur içindeydi. Hem hava soğuk hem de yolda yürünmesi hiç keyifli değildi. Unutamayacağım mutlu anlarım yoktu ama hayatımın en şahane gecesini yaşamıştım.

Saat gece 02.00 olmalıydı. Sokak lambasının etrafındaki sineklere takılmıştı gözüm. Arkadan bir ağlama sesi duydum. Ağlamaktan çok içini çekiyordu. Gecenin karanlığına inat sarı bir tutam düşmüştü gözlerinin önüne. Şapkasından fırlayan tutam gözünü kaşındırıyordu. Beni fark edince hemen toparlandı. Korktuğu belliydi. Gecenin bir yarısı ben bile korkmuştum onu görünce de o mu korkmayacaktı simsiyah uzun paltolu adamdan.

- Korkma! İyi misin?

- Hı hı

- Yardımcı olabilceğim bir halin var gibi

- Yok, iyiyim.

- Peki öyleyse.

Tam arkamı dönüp gidiyordum ki seslendi.

- Ekmek var mı?

- Evde olacak. Gerçekten benden korkmana gerek yok. Bir apartman dairesinde yaşıyorum. Burada olduğundan daha güvende olacağın kesin. Korkarsan bağırırsın, tüm bina sakinleri etrafımıza toplanacaktır.

- Olur, sabah erkenden giderim. Çok rahatsız etmem seni

- Nasıl istersen.

Yarım saat sonra eve vardık. Annemde anahtarım olduğu için bazen benden habersiz eve gelir. Yemek filan yapar. O gün de kızın şansına elimi sürmediğim bir tencere taze fasulye ve pilav vardı dolapta. Onun da en sevdiği yemekmiş. öyle açtı ki pilavı ekmekle kaşık kaşık yedi. Çok zayıftı. Biraz kendine gelebilmesi için en az 3 ay böyle yemesi gerekirdi.

- Sıcak bir duş almak ister misin? Geçen kız kardeşim buradaydı. Eşorfmanları sana uyar.

- Tamam

- Kız kardeşimin eşofmanları biraz bol olsa da ısındığı belliydi. Yüzüne renk gelmişti resmen. Islak saçlarıyla tam bir yavru kediydi. Ona benzetince mütemadiyen süt ister misin diye sordum. Tamam deyince içine biraz da pekmez koyup ona verdim.

- İstemiyorsan anlatma

- Neyi?

- Sonuçta evimde yabancı birisi var. Biraz önce soğuktan donmak üzere olan. Merak etmem doğal değil mi?

- İki ay önce evi terk edip bir arkadaşın yanına yerleştim. Ailem çok sıkıyordu, bunalmıştım. Böyle giderse kurtulmak adına annemin ilk münasip gördüğü adamla evlenip mutsuz bir hayat yaşayacaktım. Ev arkadaşımla uzun zamandır aramız bozuktu. Eve tanımadığım bilmediğim saçma sapan insanlar getirip duruyordu. En son bugün işte biri  saldırmaya kalktı. Katil olma seçeneğini bir kenara atıp evden kaçtım.

- İyi yapmışsın. Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?

- Hiçbir fikrim yok. Gerisini yarın anlatsam çok üşüyorum, uyumam lazım

- Elbette. Bu aralar doğalgaz faturasını ödeyemedim. Ev çok soğuk haklısın.

Odama geçtim yarım saat sonra o geldi. Adını sormamıştım hiç. Merak da etmiyordum. Kapıyı açtı, çırılçıplaktı. Zayıflıktan içine çöken karnında yediği yemeklerden kaynaklı hafif bir şişlik vardı. Dik omuzları, ortası ayrık ama diri göğüsleri, kendi gibi çok tüylü olmayan vajinasıyla dupduruydu karşımda. 

"Çok üşüyorum beni 'sever gibi' yapar mısın?" dedi. Sadeliğinin verdiği öyle bir ışıltısı vardı ki penisim çoktan bu durumdan memnun kalmıştı bile. Hiçbir şey demeden elimi uzattım. Eğer birbirini tanımayan iki insan sevişiyorsa araya sözcüklerin girmesi ancak işin gizemini bozar. İniltilerimiz dışında hiçbir ses çıkmadı.

Oda çok karanlıktı, yüzünü pek göremiyordum. Bacaklarımın arasındayken sadece saçlarının rengini fark edebiliyordum. Öyle güzeldik ki birbirimizi aldığımız zevklere göre yönlendirmiyorduk. Sen altta ben üstte, sen üstte ben altta. Hayır sadece birbirimize dokunmanın keyfini sürüyorduk. Yavaş yavaş sabah oluyordu. 

Son defa penisimi ağzına almıştı. Ağzına gelmesin diye (beyaz sıvıyı yutmak ister miydi bilemiyorum) boşalmak üzereyken kafasını kaldırdım. O anda güneş tam da yüzüne vurmuştu. Ela gözleri güneşin etkisiyle yeşilliklere bürünürken saçlarının sarısı ise güneşle yarışıyordu. Üstüme yattı, sızmıştı. Elimi yumuşacık götüne koydum, başladığımız gibi sessizdik yine, uyuduk.

Uyandığımda yoktu. Küçük bir mektup bırakmıştı bana:

"Sayın güzel adam,

Kimsenin yüreğinde kalmadım. Kalbimi sofranın ortasına koyar gibi yaptım da koymadım. İnsanoğlu aç, ya kemirirlerse? Benden ne kalır o zaman geriye. Çok kırdım, aldattım ama inan aldatıldığım da kırıldığım da daha çok. 'Sever gibi' hiç yapmadım, içmeden sevmediğimle sevişemedim. Çok hırpalandım, yine de bekledim. 

Kelebek değildim en nihayetinde. Ömrüm vardı, sabretmesini bildim. Şimdi ben sana gelirsem aklımız karışır, bir sürü kavramlar yükleriz en olmadık an'larımıza. Sevişmenin tam ortasında "aşk mı, sevgi mi" diye soran bakışlar atarız birbirimize. Garip şeyler bunlar. İçinde duygu varsa bir adın, tanımlama istemez yaşanmalı sadece vakitsizce. 

Aşktan emin olan da var olmayan da. 'Samimiyet' diyorlar herkes farklı anlatıyor. Herkesin her şeyi kendince başka. Ama bak ekmek nedir derim sana. Biçimi, tadı, rengi, kokusu, yapılışı. Ama anlatamam ki ekmek neden 'ekmek'tir. Yani anlayacağın insan insana alışmadan uzaklaşmalı anında. 

Bir gün ben ben'den emin olursam şayet söz yine varacağım yanına. Şimdilik gideym ben. Kendi içime düştüm, kurtulasım da yok. Pervaneysen ateşten korkma, pelerinin var diye uçacağını sanma, ezberden gitme hayat sınav değil. Kim demişse yalan, anladığın yerden mahfeder seni. Ben böyle mutluyum. Anlayacağın epey uzun eve giden yol.


Hilmi Yavuz'dan bilir misin?

"İnsan kendini özler mi?
Özler! nerdesin ben?
'benim sanki ben şimdi ne değilsem...'

"Kendi"ne iyi bak! Fevkaladeliğini gösterecek."


























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder