Bugün öldüğünü kabullenişimin ikinci günü abla. Önce duruma alışmaya çalıştım. Öyle olmuyormuş, kabullenince her şeyin üstesinden kalkmak daha kolay. Şimdi biraz daha iyiyim. İki yıl oldu en nihayetinde, az buz bir zaman aralığı değil.
Sana yazmak istedim. Anlatamadıklarımı karalamak, okuyabildiğini düşünerek mutlu olmak. Cennette olduğunu filan düşündüğüm yok. Cennet ve cehennem kavramlarına hiçbir zaman inanmadım. Annem daha 8 yaşındayken Kuran kursuna gönderdiğinde inanacak oldum. Sonra çok saçma bir şey olduğunu kavramam fazla zamanımı almadı. Çürümüş bedenin de yok olmuştur artık. Ruhun yaşarken ölmüştü çoktan zaten.
Bunu neden yaptın? O kadar çok düşündüm ki gittiğin günden beri. Hayatın hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Görünen taraflarından seni anlamaya çalışıyordum. Bir gün, dünyanın en saçma şeyi oldu ve sen çok değiştin.
Değişmek demeyelim de yok oldun. "Sen gittin başka biri geldi sanki" mevzusu değil. Tamamen yok olmandan bahsediyorum. Yerine herhangi bir karakterin geldiği yoktu. Konuşamıyorduk da zaten. Dünyadan koparmıştın kendini. Kimseyle ilgilenmiyordun. Kendi kendine konuştuğunu fark ettim bir gün. Mırıldanmak gibi değil olayı yaşıyordun adeta. Önce yanıldığımı düşündüm.
- Abla iyi misin?
- Neden ne oldu?
- Kendi kendine konuşuyorsun da.
- Kendimle konuşup da ne yapayım? Kalbimin odalarındaki insanlarla irtibat halindeyim.
- Off abla ne diyorsun sen ya. Ne kalbi ne odası.
- Yüreğimi kanatanları oraya yerleştirdim. Kapıyı da üzerlerine kitledim. Her bir odanın kendine has harfi var. A'dan başlıyor, Z'ye kadar gidiyor. Cezaevi gibi yani ama şartlar ağır değil. Kitap filan veriyorum okusunlar diye.
Yemekleri de gayet güzel. Haftada bir kere deniz görme hakları var. Ziyaretçi kabul edilmiyor. Kimse yakınlarını göremez. Herkes özleyerek cezalandırılıyor. Müebbet hapis değil yalnız. Hepsini bir süre sonra yakacağım. O zaman onlar da ben de kurtulmuş olacağız.
Bu konuşmaların ardından bir hayli endişelenmiştim. Önce anneme anlattım. Hemen panik tabii, keşke söylemeseydim. Ne yapacağını şaşırmış halde anında babama yetiştirdi. Dövecek diye ödüm kopmuştu. Ki daha beterini yapacağı hiç aklıma gelmezdi. Hamile olduğunu düşündüler senin. Zorla değildi doktora götürüşleri. Hiç ses etmedin. Hamile olmadığın anlaşılınca kendilerinden utandılar ama iş işten geçmişti.
Hastaneden dönerken kapımızın önüne kurulan pazara gittin. Tam 5 kilo bezelye alıp gelmişin. Önce hayata tutunmaya karar verdiğini, biraz fazla da olsa buna bezelye yemeğinden başlayacağını sanmıştım. Meğer kendine meşgal bulabilmek içinmiş. Saatlerce uğraştın o yeşil tanelerle.
- Abla kim yiyecek bu kadar bezelyeyi?
- Yeni odalar yaptım. Mahkumların sayısı her geçen gün arttıyor. Oda sayısı kalmazsa dışarıda kalacaklar. Başkalarına zarar verecekler. Yemekler de yetişmez oldu artık. Beş kiloyla ne yapabilirsem artık. Bizde kazan filan var mıydı? Bol sulu yapayım ki anca yetsin. Yanına fazladan ekmek de verdi mi doyarlar zaten. O kadar da düşünemeyeceğim.
- Ablaaam. Canımıniçi. Kurban olduğum. Yalvarırım anlat, ne oldu sana? Belli ki birileri üzmüş seni. Kimseye söylemem merak etme. İçini dökmeni istiyorum yalnızca.
- İçini dökmek... Uzun süredir işitmemiştim bu cümleyi. İçimi dökecek bir şeyim yok. Sadece yeni bir proje üzerine çalışıyorum. İnsanlara güvenmediğim için tek başıma yapmaya çalışıyorum. Bu da beni yoruyor.
- Ne projesi bu?
- İşte bahsedip duruyorum ya. Şu yüreğimin odalarına kitlediğim suçlular. Yeni şubeler açmam gerekiyor. Ekstra odalar yapmakla olacak iş değil. Her geçen gün artıyorlar, yetişemiyorum artık. Gözüme uyku girmedi iki gündür.
Bu cümlelerin üzerine bir tane tokat atmıştım sana. Aramızda şiddeti bırak saygısızlığın konusu bile olmazdı. Tokat atmama hiç şaşırmadın. Tepkisizliğin beni daha da çok korkutuyordu. Her şeye tepkisiz idin, komik gelecek ama o sıralarda deprem olmasını çok arzu ediyordum. Ne bileyim, ev filan sallansa mesela. Hani o zamanda mı böyle olacaktın. Artık korku duymanı istiyordum. Bir şeyler hisset de korku olsun panik olsun umurumda değildi.
Bir gün ders arasında mideme dayanılmaz bir ağrı girmişti. Okuldan çıkıp evin yolunu tuttum. Kapıyı açtığımda evde kimsenin olmadığını düşündüm. Geniş beyaz kağıda birinin portresini çiziyordun. Göz ucuyla bakmaya çalıştım, çıkartamadım tabii. Gerçekten de tanımıyordum. Sakallı yakışıklı denilecek bir adamdı. Gözleri kısık bakıyordu, 30'lu yaşların başında olmalıydı. Karakalem olduğu içi gözlerinin rengini ve tenini çıkartamıyordum.
- Kim bu?
- En eski mahkum. Sanırım yüeğimdekiler eylem yapmaya hazırlanıyorlar. Ne yapacağımı bilemiyorum, en çok inciten kişi bu beni. İdam etmediğime şükretsinler. Bir anda tüm tutsaklara kendini sevdirmiş piç. Çıkmasını istiyorlar. Yazardı bu, sanırım kandırmış diğer mahkumları. Onların hayatını kaleme alacağını sanıyorlar. Ne yapacağımı bilemiyorum. Çok korkuyorum Damla. Hani nasıl desem, "Ait olmadığım yerde evimdeymiş gibi davranma korkusu." Bir acayip, bana yardım eder misin?
- Nasıl?
- Bak bu adam çıkarsa başkalarının da kalbini kıracak. O yüzden yüreğimde kalması en iyisi. Çünkü kimse onu benim kadar sevemez anlıyor musun! Nasılsa unutamıyorum bari yüreğimde dursun. Başkalarını üzmez.
- Abla kim bu adam?
- Neden isimlere ve kişilere takılıyorsun? Bir sürü bir sürü bunlar. Uzun zamandır evden dışarı adımımı atmıyorum farkında değil misin? İnsanları sevmeme gibi bir durumum yok. Aksine bir tane film vardı ya hani. Geçen yıl halamların yazlığında izlemiştik. He "Exils", orada dediği gibi "Yüzüne güneş vuran herkesi seviyoruz." Ama korkuyorum. Evden çıkmadığım için arzu ettiğim tek şey, yeni bir havadisin özlemi. Yani birileri koştur koştur çalsa şu kapıyı. İki saat dilinin ucundakini gevelese. Vereceği müjdeli haberin keyfini beni meraklandırarak çıkarsa.
O gece seninle son konuşmamızdı. "Bazen kendini bırakman gerekir, yeniden bulmak için" yazılı bir notla evi terk etmiştin. Zannediyorum ki bahsettiğin adam firar etmişti. Yoksa kimse seni bu evin sınırları dışına çıkartamazdı. Karakollar, jandarmalar, hastaneler...
Aramadığımız yer, sormadığımız insan evladı kalmadı. Yok yok yok! Bulamıyorduk bir türlü seni. Sonra boğulma haberi geldi bir gün akşam ezanına yakın. Apar topar morga gittik. Cesedi teşhis etmemizi istiyorlardı. Beklenilmeyen bir havadisti senin demen gibi. Fakat bizi sevindirmedi abla. Sendin o, bembeyazdın nasıl da zayıflamıştın. Yüzünde bir tebessüm, gözlerin kapalı öyle boylu boyunca serilmiş karşımda duruyordun.
Kimdi o abla kimdi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder